
8 Mart’ta gözaltına alınan 112 kişi arasından dava açılan tek kişi olan trans aktivist İris Mozalar’ın duruşması hak ihlalleriyle geçti, dava ertelend
8 Mart 2025 Feminist Gece Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 112 kişi arasından dava açılan tek kişi olan ÜniKuir gönüllüsü ve trans aktivist İris Mozalar’ın ilk duruşması bugün İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mozalar, “2911 sayılı Kanuna muhalefet” suçlamasıyla hakim karşısına çıktı.
Salonda Yer Olmasına Rağmen İzleyiciler Alınmadı
Duruşma, daha başında ciddi hak ihlalleriyle açıldı. Boş koltuklar olmasına rağmen:
Hâkimin Tespih Sallayarak İfade Alması Tepki Çekti
Duruşmayı takip eden feministler, hâkimin yargılama boyunca tespih salladığını aktardı. Bu durum, hem tarafsızlık hem de yargı etiği ilkelerine aykırı bir yaklaşım olarak eleştirildi. İzleyici yasağı, not alma engeli ve keyfî salon uygulamaları nedeniyle feministler, “Bu yargılama değil; aleniyet ilkesinin açık ihlalidir” diyerek tepki gösterdi.
Bir Sonraki Duruşma 9 Haziran 2026’da
Mahkeme, bilirkişi raporu ve görüntü incelemelerini gerekçe göstererek davayı 9 Haziran 2026 saat 09.20’ye erteledi.
Feministler, 112 kişinin gözaltına alındığı yürüyüşten yalnızca İris’e dava açılmasını açık bir hedef gösterme ve ayrımcılık olarak değerlendirdi. Aynı 8 Mart’tan açılan “Cumhurbaşkanına hakaret” davasının ise 19 Ocak 2026 saat 09.40’ta İstanbul 62. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüleceği aktarıldı.
İris Mozalar: “Trans cinayetleri politiktir deme hakkımızı suçlaştıramazsınız”
Duruşma sonrası konuşan İris Mozalar, iddianamede kullandığı “Trans cinayetleri politiktir” sloganının “kanunsuz” olarak nitelenmesine şöyle yanıt verdi: “Her ne kadar iddianamede kanunsuz yazılsa da ‘Trans cinayetleri politiktir.’ Feminist mücadelemiz hayatlarımızı ve dünyayı yaşatmaya devam edecek.”
Aşağıda İris Mozalar’ın Mahkemede Okuduğu Savunmanın Tam Metni Yer Almaktadır
Sayın Mahkeme,
Üzerime atılan suçu kabul etmiyorum. Öncelikle şunu ifade etmek isterim: 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü yıllardır 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadınların, LGBTİ+’ların ve tüm ezilenlerin eşitlik ve özgürlük taleplerini dile getirdiği, patriyarkaya, yani erkek egemenliğine karşı yapılan, barışçıl bir yürüyüştür. Bu yürüyüş 2003 yılından beri Taksim’de yapılıyor. 2003 yılından 2019 yılına kadar 17 yıl boyunca İstiklal Caddesi’nde yapılabildi. 2019’da ilk olarak polis şiddetiyle engellendi ve 2020 yılından beri türlü yasaklarla karşı karşıya kalıyor. Bu yasaklara rağmen onbinlerin katılımıyla Sıraselviler caddesinde yapılıyor ve Valilik veya Kaymakamlıkların açıkladığı yasak kararlarının da sonraki yıllarda idare mahkemeleri tarafından iptal edildiğini görüyoruz. 2022’deki yasak kararının geçtiğimiz yıl iptal edilmesi buna bir örnektir. Bu yürüyüş, şiddet içermeyen, demokratik bir hak kullanımıdır.
Benim özel durumumda:
8 Mart 2025’te Kaymakamlığın yasağından haberdar değildim. Bana yasak kararı herhangi bir şekilde bildirilmedi. Kolluğun iddiasının aksine bana yönelik bir dağılma uyarısı yapılmadı, duymadım. Bu nedenle “ihtara rağmen dağılmamak” söz konusu olamaz.
Ayrıca binlerin Sıraselviler’den Cihangir caddesine sorunsuz bir şekilde yaptığı yürüyüş zaten sona ermiş, insanlar dağılmaya başlamıştı. Ben de evime dönmekteydim. İddia edilenin aksine yürüyüş 5 bin kişi ile değil ortalama 20 bin kadın ve LGBTİ+ ile gerçekleşti, iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. Cihangir caddesinin tüm çıkışları polis tarafından kapatıldığı ve binlerce kişinin ancak 2’li-3’lü dağılmasına izin verildiği için çıkışlarda polisin tutumundan kaynaklı bir sıkışıklık yaşanıyordu. “Dağılmama” iddiasının aksine, oradaki herkes dağılmaya çalışıyor, polis bunu keyfi biçimde engelliyordu. Ben de bu çıkışların birine yöneldiğim sırada yüzün üzerinde kişiyle birlikte bir polis ablukasına alındım. Çıkışlardaki yoğunluğun bitmesinden sonra gitmemize izin verileceği söylendi. Bir gözaltı işlemi olduğu bile söylenmedi. Yani bir şekilde kandırılarak ve çıkmamıza imkan tanınmayarak keyfi biçimde gözaltına alındık.
Tüm bu nedenlerle 2911 sayılı Kanun’un aradığı unsurlar gerçekleşmemiştir. Yasağı bilmediğim, uyarı almadığım ve dağılmama eylemini gerçekleştirmediğim için bu dosyada şahsıma atfedilebilecek bir suç bulunmamaktadır. Suçu işlediğime dair dellileri de görmedim.
Öte yandan iddianamedeki diğer iddialara da karşılık vermek isterim:
Kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik ve özgürlük taleplerini dile getirmesi suç değildir, suç sayılamaz.
“Feminist Mücadelemiz hayatlarımızı, dünyayı değiştirecek” içerikli pankart açarak , “İnadına isyan inadına özgürlük” ve “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” içerikli sloganlar ile yürüyüşe geçildiği doğrudur. Bunları sadece ben değil, binlerce, onbinlerce kişi birlikte attık ve bu sloganların hiçbiri suç unsuru değildir.
Ayrıca iddianamede “Trans cinayetleri politiktir” sloganını atmak ve LGBTİ+ bayrağı taşımak bir suç unsuru gibi yazılmış. Gökkuşağı bayrağı açmak ve Trans cinayetleri politiktir demek suç değildir. “Trans cinayetleri politiktir” dediğimizde, bu ülkede sistematik olarak işlenen nefret cinayetlerine dikkat çekiyoruz. Bu bir hakaret ya da kamu düzenini bozma değil, tam tersine hayatlarımızı savunmaktır. Trans cinayetleri politiktir demek; 2018’de Beyoğlu’nda karakolun bulunduğu sokakta bir erkek tarafından boğazı kesilerek öldürülen, kanlar içinde sürünerek apartmana çıkan Esra Ateş’i yaşatmaktır, 2013’te Kuşadasında öldürülen Dora Özer’i, Nükhet Kızılkaya’yı anmaktır. Trans kadın cinayetleri politiktir demek 2016’da kaçırılıp, tecavüze maruz bırakılıp yakılarak öldürülen ve sonra da bir yol kenarına atılan ve katili hala aramızda gezen Hande Kader’in onurlu ismini yaşatmaktır. Trans kadın cinayetleri politiktir demek İzmir’de polis tarafından tabanca ile öldürülen Hande Buse Şekeri hatırlamaktır. 2016’da öldürülen ve medyaya ‘’travestiyi delik deşik etti’’ manşetleriyle yazılan Aleda’yı hatırlatmaktır. İnadına isyan demek her gün kocası tarafından şiddet gören ama devletin destek mekanizmalarına erişemeyen kadınları unutmamaktır. İsyanımız, katiline yüksek tansiyon sebebiyle haksız tahrik indirimi uygulanan Fatma Şengül içindir.
inadına özgürlük söylemlerimiz, yakılarak öldürülen Özgecan Aslan, öldürüldükten sonra valize koyulup çöpe atılan Münevver Karabulut içindi, Nadira Kadirova ve daha nicesi içindir.
8 Mart yürüyüşleri barışçıl bir şekilde yapılmaktadır ve AİHM ile AYM’nin defalarca vurguladığı üzere, barışçıl toplantılara cezalandırma değil, koruma yaklaşımı gereklidir. Bu nedenle, hakkımda açılan bu davanın esasen bir toplumsal hak arayışının cezalandırılması girişimi olduğunu düşünüyorum. Eski kocası tarafından kızının gözü önünde bıçaklanarak öldürülen Emine Bulut, son anlarında "Ölmek istemiyorum" diye bağırmıştı. Ben de ölmek istemiyorum. Ölmek istemediğim için ve bir erkek tarafından öldürülmemiş olduğum için, sadece yaşamak da değil özgür ve eşit yaşamak istediğim için, bunun hakkım olduğunu bildiğim için 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ne katıldım.
Sonuç olarak:
Benim şahsımda kadınların ve LGBTİ+’ların demokratik hak arayışları, feminist gece yürüyüşünün kendisi yargılanmaktadır. Ama eyleme katılan, birlikte özgürlük için ses çıkaran onbinlerce kadının ve o gece beraber gözaltına alındığım iki yüzün üzerinde kadının içerisinden benim tek başıma seçilerek, sanki eyleme bir tek ben katılmışım gibi hakkımda dava açılmasını da açık bir ayrımcılık ve hukuksuzluk olarak nitelendiriyorum. Ben onbinlerce feministle beraber hakkım olan bir protestoya katıldım ve suç işlemedim. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum. Hem delillerin yetersizliği hem de toplantı ve ifade özgürlüğümün anayasal güvence altında olması nedeniyle beraatimi talep ediyorum.
Saygılarımla.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.