
Medya antropoloğu Suncem Koçer: "Dijital alan özgürleştirir ama masum değil; sansür ve gözetimde yılmazlık, dayanışma şart."
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin üçüncü röportajını ÜniKuir gönüllüsü Ezel, Suncem Koçer'le gerçekleştirdi.
Ezel: Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
Suncem Koçer: Ben Suncem Koçer, medya ve iletişim antropoloğuyum, akademisyenim. InfodemiLab adında, enformasyon kullanımını kullanıcı odaklı bir perspektiften anlamaya çalışan bir araştırma girişiminin kurucusuyum. Çalışmalarım medya ve iletişimin pek çok yüzüne değse de daha çok dezenformasyon ve mezenformasyon üzerine yoğunlaşıyor.
Akademik çalışmalarımın yanı sıra uzun yıllar medya pratisyenliği yapma fırsatım oldu. 2016 yılında kapanan İMC Televizyonu’nda 6 yıl boyunca medya üzerine çeşitli programların editörlüğünü ve sunuculuğunu üstlendim. Ayrıca doktora çalışmam sırasında belgesel film prodüksiyonu alanında da çalışarak sahayı yakından tanıma imkanı buldum.
Sahada çalışıyor olmak, akademik çalışmalarımı besleyen önemli bir unsur. Hem sahada hem akademide bir arada var olarak, medya süreçlerini anlamaya ve bu süreçlere dair derinlemesine bir perspektif geliştirmeye gayret eden biriyim.
Ezel: Enes'in tutuklandığını duyduğunuz an çalışma alanınızı da düşünecek olursak neler hissettiniz ve zihninizden geçen ilk düşünce neydi?
Suncem Koçer: Enes'in tutuklanmasını, tek başına bir olay olarak ele alamayız. Tabii ki kendi başına da oldukça dramatik bir olay ve kesinlikle bir harekete yol açması gereken bir durum. Ama bu olay, hem yaşadığımız dönemin tarihsel sürekliliği içinde hem de daha geniş bir bağlamda değerlendirilmeli. Üstelik bu sadece Türkiye'ye özgü bir şey de değil; küresel bir sürecin parçası olarak görmek lazım. Türkiye’de ve dünyada gençlerin, LGBTQI+ bireylerin ve muhaliflerin maruz kaldığı ayrımcılık ve baskılar bir bütün olarak anlaşılmalı.
Benim çalışma alanlarım da tam olarak buraya dokunuyor. Olayları anlamlandırmaya çalışırken, önce onları bir bağlama oturtma refleksim devreye giriyor. Bu yöntem, olan biteni daha iyi anlamamı sağlıyor ve aynı zamanda daha etkili mücadele yolları geliştirmek için bir başlangıç noktası oluyor. Olayların yakıcılığını, yarattığı duygusal yoğunluğu biraz daha analitik bir bakış açısına çevirmek, bu tür durumlarla başa çıkmada bana önemli bir yol sunuyor. Enes'in tutuklanmasına da bu şekilde yaklaştığımı söyleyebilirim.
Ezel: Devletin medya politikaları ve sansür uygulamaları, medyada nasıl oto-sansüre yol açıyor? 19 Mart sürecini takip eden protestolarda gençliğin hedefe alınışı medyadaki güç dengelerini ve yayıncıların davranışlarını nasıl değiştiriyor, toplumda korku ve oto-sansürü nasıl besliyor, ve ifade özgürlüğümüzü nasıl tehdit ediyor?
Suncem Koçer: Bu sorular gerçekten çok önemli ama hem bir saatlik bir sohbet içinde tamamen cevaplanması zor hem de çok net yanıtları olmayabilir. Yine de bir yerinden tutmaya çalışalım. Uzun yıllar propaganda ve ikna üzerine dersler verdim ve propagandayı hep bir iletişim biçimi olarak tanımladım. İkna ile propaganda arasında çok ince bir çizgi olduğunu tartıştım, ama iş propaganda tarafına kaydığında devleti ve tezahürlerini daha açık bir şekilde karşımızda görüyoruz. Propaganda diyince örgütlü bir şekilde yapılan dezenformasyondan ve bunu sürdürmek için kullanılan çeşitli mekanizmalardan bahsediyoruz. Bu mekanizmalardan biri sansür; ama sansür dediğimiz şeyin de birçok farklı yüzü var. Sansürün en temel hallerinden biri enformasyon akışını kontrol etmek şeklinde özetleyebileceğimiz bir operasyon aslında. Bu kontrol bazen internetin tamamen kesilmesi gibi çok görünür bir şekilde olabilir, bazen de bir medya kuruluşuna ceza verilmesi ya da bilginin yayılmasını engellemek için mecraların yasaklanması, erişim engellerinin getirilmesi şeklinde gerçekleşir. Daha karmaşık bir mekanizma olarak doğru bilginin yayılımını engelleyip yanlış bilgi yayarak kontrol sağlanması gibi yöntemler de var. Bu mekanizmaların daha görünmez ve zor hali ise oto-sansür. Oto-sansür, bireylerin ve medya üreticilerinin sansür mekanizmalarının sonuçlarını içselleştirerek kendilerini kontrol etmeleri anlamına geliyor. Bu, ifade özgürlüğünü tehdit eden en zorlayıcı sansür biçimlerinden biri.
Sansür ve oto-sansür aslında birbirinden ayrılmaz. İfade özgürlüğünün baskı altında bir ortam, hem bu ifade alanını kullanma iradesi gösteren kişilerde hem de bunu izleyen toplumda korku yaratıyor. Bu korku, oto-sansürü besliyor ve özgürlük alanlarını daha da daraltıyor. Modern örneklere bakınca bu durumun sadece Türkiye’ye özgü olmadığını görüyoruz. Çin’de internetin kontrol altında olması, Rusya’a bağımsız mecraların kapatılması, Amerika’daki yeni dönem ve hatta Almanya gibi ülkelerde de konular farklı olsa da benzer baskılar görülebiliyor. Bu yüzden meseleyi sadece Türkiye’ye özgü bir sorun olarak değil, küresel bir bağlamda ele almak gerekiyor. Bunun en önemli sonucu küresel ölçekte dayanışma ve örgütlenmeleri fark etmek, bu mücadeleyi daha geniş bir perspektifte yürütmenin kolaylaşması olacaktır.
Sonuç olarak, ifade özgürlüğüne yönelik baskılar ve oto-sansür birbirini besleyen mekanizmalar. Bu süreçleri anlamak ve mücadele etmek için hem yerel hem küresel bağlamda düşünmek çok önemli.
Ezel: Dijital antropoloji perspektifiyle baktığımızda, Enes’in tutuklanması gibi olaylar, çevrimiçi topluluklarda ifade özgürlüğü ve dayanışma pratiklerini nasıl etkiliyor? Bu durum, toplumsal direniş ve kimlik inşası açısından ne ifade ediyor?
Suncem Koçer: Dijital ortam, örgütlenme, dayanışma ve ses çıkarma gibi aktivist hareketlere belli bir ölçüde alan açıyor. Ancak bu alanı tamamen özgürleştirici olarak görmek bir yanılgı. Çünkü dijital alan aynı zamanda devletin gözetim mekanizmalarını ve cezai yaptırımlarını daha etkin bir şekilde kullanmasına da zemin hazırlıyor. Bu durum, dijitalde örgütlenen dayanışma ağlarını daha kırılgan hale getiriyor.
Dijitalin açtığı alanı hak temelli bir söylemin merkezi olarak kullanmaya çalışırken, birdenbire kendinizi hiç beklemediğiniz bir yerde bulabilirsiniz. Bu çelişki, dijitalin karmaşık yapısını ortaya koyuyor. Ama Enes’in tutuklanmasının ardından dijitalde yükselen seslere odaklanmak önemli bir nokta. Bu seslerin duyulur hale gelmesi, dijitalin çevik bir performans alanı olarak aktivist stratejilere nasıl hizmet edebileceğini gösteriyor. Kriz anlarında dijital platformların kampanyalar için etkin bir şekilde kullanıldığını empirik olarak gözlemliyoruz.
Kimlik siyaseti açısından da dijital alanın bastırılmış veya azınlıkta kalan kimliklere ifade alanı açtığı tartışılıyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, dijitalin özgürleştirici bir alan olarak düşünülmesi yerine, dijital olmayan hayatla olan devamlılığını ve etkileşimini görmemiz gerektiği. Dijital alan, kendine has özellikleri olan bir performans alanıdır ve bu performans alanı kriz anlarında kolektif bir direnç duygusu yaratabiliyor. Hashtag kampanyaları gibi çevrim içi hareketler, bireylerin ortak bir amaç etrafında birleşebilme ihtimalini sunuyor.
Ancak bu olanaklar var diye dijitalin baskı ve gözetim mekanizmalarından bağımsız olduğu düşünülmemeli. Dijital alan, devletin gözetim ve baskı mekanizmalarından azade değil. Bu yüzden dijitaldeki direniş hareketlerini örgütlerken bu çelişkileri ve karmaşıklıkları göz önünde bulundurmak, buna uygun stratejiler geliştirmek gerekiyor.
Ezel: Türkiye özelinde dijital dünyada dezenformasyon nasıl bir şekilde politik iklimi şekillendiriyor? Hak temelli söylemlere yönelik olan dezenformasyon üzerinden olan cezalandırıcı sistemi nasıl yorumluyorsunuz?
Suncem Koçer: Dezenformasyon, günümüzde ideolojik bir mücadele alanı haline gelmiş durumda. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunun adını koymak, dezenformasyonun tanımını yapmak ciddi bir çatışma konusu, büyük bir iktidar mücadelesi. Örneğin, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin doğruları ile bağımsız doğrulama kuruluşlarının doğruları arasında ciddi farklar olabiliyor. Bu, meta seviyede bir dezenformasyon savaşını işaret ediyor.
Bir toplumu dezenformasyon karşısında kırılganlaştıran parametrelere baktığımızda, öncelikle politik iklim öne çıkıyor. Eğer bir toplumda popülizm ve kutuplaşma hakimse, dezenformasyon o toplumsallığın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Kutuplaşmış bir ortamda, dezenformatif içerikler çok kolay dolaşıma girebiliyor. Popülist söylemler, ötekilik pozisyonlarını konsolide ederek, kendi iktidarını güçlendirmek için dezenformasyonu sürekli kılabiliyor.
Ekonomik iklim de dezenformasyona kırılganlığı artıran bir diğer önemli faktör. Özellikle kamu yayıncılığının zayıf olması, dijital reklam pastasının büyüklüğü ve gelir modellerini bu reklam pastası üzerinden oluşması, dezenformasyonun yayılmasını kolaylaştırıyor. Türkiye özelinde baktığımızda, bu faktörlerin tamamı mevcut. Kamu yayıncılığı neredeyse yok denecek kadar zayıf; toplumsal cinsiyet eşitliği ve medya okuryazarlığı endekslerinde ise oldukça kötü bir durumdayız. Bu durum, dezenformasyona karşı daha savunmasız hale gelmemize neden oluyor.
Hak temelli söylemler açısından baktığımızda ise dezenformasyon, bu söylemlerin etkisini ve yayılımını azaltmakla kalmıyor; aynı zamanda bu söylemleri üreten bireylerin ve kurumların cezalandırılmasına da zemin hazırlıyor. Örneğin, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suçlamalar, hak temelli söylemleri hedef alabiliyor ve cezalandırıcı mekanizmaları devreye sokabiliyor. Bu durum, oto-sansüre yol açarak toplumsal adalet ve eşitlik taleplerini zayıflatıyor ve dezenformasyonun daha da yayılmasına olanak tanıyor.
Sonuç olarak, burada bir döngüden bahsediyoruz: Dezenformasyon politik ve ekonomik iklimi köreltiyor, bu iklim köreldikçe dezenformasyon daha da yayılıyor. Bu döngü, demokratik değerlerin erozyonuna ve hakların değersizleşmesinin norm haline gelmesine neden oluyor. Bu nedenle, dezenformasyon konusunda bu döngüyü kıracak stratejiler geliştirmek hayati önem taşıyor.
Ezel: Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Suncem Koçer: İnsanlık tarihi boyunca baskı rejimleri ve gerici dönemler ne kadar sık yaşanmışsa, mücadele ve direnç de bir o kadar güçlü bir şekilde var olmuştur. Bu noktada, yılmazlık kavramı kritik bir önem taşıyor. İngilizce’de "resilience" olarak geçen bu kavramı, İnfodemiLab’da "yılmazlık" olarak çevirmeyi tercih ediyoruz. Yılmazlık, gelen darbelere rağmen yeniden ayağa kalkmayı ve bu darbelerle daha da güçlenerek mücadeleye devam etmeyi ifade ediyor. Tıpkı bir hacıyatmaz gibi; düşmeden, sürekli yeniden ve daha güçlü bir şekilde durabilmek…
Dijital ortamda varlığımızla, aktivist gündemlerin çalışmalarıyla ve söylenecek sözün alanını genişleterek bu yılmazlık duygusunu beslemek mümkün. Negatif bir yerde durmanın, atalet ve umutsuzluk getireceğini düşünüyorum. Haber kullanıcıları ve okuyucularının hiçbir şeye güvenmemesi, doğru bilgiyi aramaktan imtina etmelerine neden oluyor. Bu ataletin kırılması için mücadelelerin daha pozitif, canlı ve neşeyle yürütülmesi gerektiğine inanıyorum.
Sonuç olarak, yılmazlık sadece bireysel bir direnç değil, toplumsal dönüşümün ve dayanışmanın da anahtarı. Mücadelelerde pozitif bir yaklaşım benimsemek, hem bireyler hem de toplum için daha güçlü bir geleceğin kapısını aralayabilir. İnsanlık tarihinin mücadelelerle dolu olduğunu hatırlayarak, bu mücadelelerin her zaman umut ve dayanışma ile beslenmesi gerektiğini vurgulamak önemli diye düşünüyorum.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.