
Ceren Akçabay: “Enes’in konuşması, Konsey’in ‘bağlayıcı’ normlarının neden bağlamadığını sorgulayan bir müdahaleydi.”
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin beşinci röportajını ÜniKuir gönüllüsü Nis, Ceren Akçabay'la gerçekleştirdi.
Nis: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
Ceren Akçabay: Ben, Dr. Fehmiye Ceren Akçabay. Akademisyenim, hukukçu bir akademisyenim ama kendimi feminist bir hukukçu olarak tanımlamayı tercih ediyorum. 2006 yılından beri akademide eleştirel hukuk çalışmaları sürdürüyorum. Toplumsal değişim ve hukuk ilişkisini, toplumsal mücadeleler alanında hukukun araçsallaştırmasını ve hukuk mücadelesinin sınırlarını bir şekilde çalışmalarıma konu etmeye çalışıyorum.
Nis: Son yıllarda, dünyadaki otoriterleşme eğilimine paralel olarak ifade özgürlüğüne yönelik baskıları artıran çok çeşitli yöntemlere tanık oluyoruz. 19 Mart sonrası süreçte gençlerin maruz kaldıkları yargılamalar ve tutuklamaları nasıl değerlendirirsiniz?
Ceren Akçabay: Gerçekten de otoriterleşme ile ifade özgürlüğünün kısıtlanması arasında çok ciddi bir korelasyon var. Bu sadece bizim ülkemiz açısından değil, dünya açısından da hem tarihsel olarak irdelediğimizde hem güncel konjonktüre baktığımızda böyle. Bu aslında çok da şaşılacak bir şey değil belki de. Çünkü otoriterleşme demek aslında bir anlamıyla siyasi iktidar açısından tektipleştirmenin, hatta deyim yerindeyse tekelleşmenin oluşturulması anlamına geliyor. Bunun için de toplumun çeşitliliğinin, bu çeşitliliğin görünür kıldığı bütün ifade ve söylemlerin öncelikle engellenmesi, sonra da ortaya çıkma koşullarının ortadan kaldırılması önemli. Dolayısıyla burada aslında tek bir şeyden de bahsetmek mümkün değil. Hem sözü olanları susturmaktan bahsediyoruz hem de o sözün üretimini engellemekten bahsediyoruz ki ifade özgürlüğü aslında hukuken incelediğimizde bütün bunları kapsayan bir insan hakkıdır.
Mesela akademik ifade özgürlüğü eleştirel düşüncenin üretim alanı olduğu için, bunun sınırlanması otoriterleşen ülkelerde hakikaten çok hızlıca oluyor. Yine sanatsal ifade özgürlüğünün kısıtlanması ki Türkiye gibi otoriterleşen pek çok ülkede sanat yapıtlarının üretimlerinin giderek kısırlaştığını, giderek azaldığını görüyoruz. Çünkü insanlar bir noktadan sonra çok hızlıca kendi otosansürlerini de uygulamaya başlıyorlar ki aynı şeyi ne yazık ki Türkiye'de akademide de görmek mümkün. Dolayısıyla hem siyasal platformda topluma ilişkin düşüncelerinizi hem kendi kimliğinize ilişkin beyanlarınızı ve farklı eleştirel düşünceleriniz ile yaratımlarınızı engelleyen bir süreçten bahsediyoruz ifade özgürlüğünün kısıtlanması dendiğinde. Yani esasında, sadece susturulma anlamına gelmiyor. Bunun çok farklı şekilleri var; duymazdan gelinme, zorlama, ifadeyi üretebilecek bir düşünsel kapasiteden yoksun bırakılma ki bu hakikaten Türkiye’de de böyle aşama aşama oldu. Örneğin söylediğin gibi, 19 Mart'a gelinceye kadar hayli sert bir süreç vardı zaten çeşitli muhalif gruplara yönelik. Ki bunlunla karşı karşıya kalan aslında normal toplumsal kesimlerdi. Farklı kaygıları olan, eşitlik talepleri olan, tanınma talepleri olan farklı grupların düşmanlaştırıldığı ve önce sözleri değersizleştirilerek ve sonra zor yoluyla -gözaltılarla, tutuklamalarla, yasaklamalarla- gibi ya da işte ne bileyim, çeşitli sosyal medya alanlarının yasaklanması gibi yollarla sürdürüldü ve derinleşerek arttı aslında.
Ama bunlar içerisinde benim açımdan en tedirgin edici olan, belki biraz da akademinin içerisinde bu kadar yıl geçirdiğim için ve eğitim sürecini önemsediğim için, 12 yıllık eğitim sürecinin dizaynından başlayarak aslında zaten 80'li yıllar sonrasında çok çok azalan o eleştirel düşünme kapasitesini geliştirilecek derslerin sınırlanması, farklı eğitim alanlarına yönelik çalışmalarının sınırlandırılması. Ve iş şimdi geldi dayandı mesela toplumsal cinsiyet çalışmalarına. Bu konu yasaklı bir alan haline geldi. Zaman içinde öyle bir duyarsızlık gelişiyor ki bütün tüm bunlar normal kabul edilebiliyor. Yani sanki gerçekten konuşulabilecek şeyler, çalışılabilecek şeyler, üzerine düşünebilecek şeyler var ve bir de bunun dışında kalan bir alan var. Sanki bir kara delik yavaş yavaş her şeyi yutuyor gibi hissettiriyor ve nihayetinde de bir şeylerden kaygı duysa da bir şeylerden rahatsız olsa da tam olarak bunu anlayamayan, anlatamayan ve ister istemez zaman içerisinde bunları kanıksamaya kendini zorlayan bir kitleye dönüşüyor toplum.
Ve tabi burada değerlerin, kuralların aslında ne kadar var olabildiğini, var olabileceğini sorgulamamız gerekiyor. Bir toplumsal bütünlüğün ve dayanışmanın ne şekilde oluşabileceğini sorgulamamız gerekiyor. Tabii çok zor bu şartlarda. O yüzden toplumsal bir çözülmeyle de karşı karşıyayız.
Ben 19 Mart sonrasındaki direnişin aslında sadece siyasal, iktisadi, hukuki krizlere değil, tam da artık gelip dayandığı yerdeki toplumsal krize, toplumsal çözülmeye ilişkin bir tepki olduğunu düşünüyorum. Toplumun farklı kesimlerinden insanların bir anda, aslında son derece örgütsüz bir şekilde yan yana gelmesini buna bağlıyorum. Tabii ki burada sürecin nasıl devam edeceği, baskılara nasıl direnilebileceği önemli ama bu hala toplum adına, toplumsal dayanışma adına umutvar olmamızı sağlayan bir şey diye düşünüyorum.
Diğer yandan ne yazık ki ifade özgürlüğünün sınırlanmasına ilişkin bu çok çeşitli pratiklerde hukuk çok önemli bir araç olarak kullanılıyor. Hukuk her zaman biraz Marksist, sol düşünce tarafından hep dillendirildiği gibi, iktidarın basit bir aracına kolaylıkla indirgenebilecek bir şekilde, tarihin her döneminde siyasal iktidarın önemli bir gücü, önemli bir aracı olsa da bunun zaman zaman hukukun değerlerle, uzlaşıyla gelişebilmesi, toplumsal talepler için bir alan haline gelebilmesi de mümkün olmuştu. İşte hukukun bu kısmının, yani toplumsal mücadele ve taleplerin hukuka verdiği görünümün giderek daraldığı bir dönem, şüphesiz ki bu artık. Dolayısıyla artık hukuk denilince çıplak bir araçtan, neredeyse kılıçtan bahsediyoruz siyasal iktidarın elinde. Ve Türkiye’de bunu siyasal iktidar ne yazık ki sınırsız şekilde kullanıyor. Bu tutuklamalar ve yargılamaların zaten modern hukuk şartlarında Türkiye'nin mevzuatı ve Türkiye'nin bağlı bulunduğu uluslararası insan hakları normları çerçevesinde yapılabilmesi mümkün değil. Ama buna rağmen bu uygulamalar sürdürülebiliyor.
Nis: Bu bağlamda uluslararası hukuk yaptırımlarının insan haklarını güvence altına almak konusundaki yetersizliği epey tartışılan bir konu halini aldı. Enes de konuşmasında Konsey’de sıklıkla tekrarlanan “Türkiye uluslararası hukuk standartlarıyla bağlıdır.” lafzının gerçekliği yansıtmadığına değinmişti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Ceren Akçabay: Ben Enes'in konuşmasını ilk dinlediğimde de bunun üzerine düşünmüştüm, bu söyleşiden önce tekrar bir uzun versiyonunu dinlediğimde de düşündüm.
Nasıl 19 Mart eylemleri aslında tıpkı Gezi gibi, o da neredeyse bir imdat çığlığı gibiydi ama belki biraz daha neşeliydi, biraz daha umutvardı. 19 Mart sonrasındaki eylemlerde belki daha sert, daha katı, çünkü daha fazla zedelenmiş, belki bu nedenle daha fazla korkusuz bir direniş olarak böyle atmosfere yayıldı karşı söz. Bana öyle geliyor ki Enes'in konuşması da bu sözün Türkiye'nin de bir parçası olduğu Konsey’in atmosferinde yankılanmasıydı. Çünkü sadece Türkiye'de var olan hukuk kurallarının uygulanmaması değil, biraz önce bahsettiğim gibi mevcut anayasal düzenlemeler, hukuk normları, Türkiye'nin bağlı olduğu, dolayısıyla mevzuatın içerisinde yer alan insan hakları normları çerçevesinde zaten mevcut yargılamaların hiçbirinin yapılamaması gerekiyordu. Pek çok düzenlemenin, kararnamelerin çıkmaması, çıkarılamaması gerekiyordu. Ama bütün bunlar artık norm halini aldı.
Dolayısıyla hukuk giderek farklılaştı. Son zamanlarda hep bahsedilen şey bir düşman hukuku çerçevesinde, sanki yeni ve farklı bir hukuk alanı ortaya çıktığı. Bana kalırsa artık bu düşman hukukuyla da sınırlı olarak tartışılamayacak bir durum. Hayli ciddi bir tedirginlik yaratacak bir şekilde, çünkü hukuk aslolarak insanlar için bir belirlilik, bir güvenlik sağlar, hukuk içinde genişleyen karanlık bir alanla karşı karşıyayız. Bu belki de şundan kaynaklı, düşman sürekli değişiyor. Düşman kimliği dün azınlık bir gruba karşılık gelirken, tırnak içerisinde terörist iken düşman olan, işte YETÖ'cüyken, ÇETÖ'cüyken şimdi artık bu düşman hukukuna Türkiye'nin her daim çok makbul görülen ideolojik siyasal kamplarından insanların da dahil edilebildiğini yahut da sıradan bir astroloğun ya da bir fal uygulamacısının da dahil edilebildiğini görüyoruz ya da bir menajerin. Dolayısıyla bu giderek genişleyen, genişlemesi çok daha kolay, dolayısıyla daha esnek bir alan olan, bir başka karanlık bir hukuk alanı ortaya çıktı. Bu hukuk değil de diyemiyoruz kolaylıkla. Çünkü işleyen bir kurumsal yapı içerisinde aslında bütün bunlar cereyan ediyor. Cübbeler tamam, kürsüler tamam, binalar tamam. Yani biraz Kafka'nın Dava’sında olduğu gibi. Adalet duygumuz isyan ediyor. Eksik bir şeyler var ama o onları hukuk olmaktan çıkarmıyor ne yazık ki.
Demeye getirdiğim şey şu, 19 Mart sonrası eylemlerin Türkiye'de var olan hukuku sorgulayan bir çağrı olması gibi, Enes'inki de aslında Türkiye'yi de kapsayan Konsey düzeyindeki uluslararası normların neden bağlayıcı olmadığını sorgulayan bir müdahaleydi bana kalırsa.”
Bir performans olarak nitelendirmeyi ben çok doğru bulmam. Neden dersen, performans daha geçici bir şey gibi geliyor bana, bu bir müdahale bence. Yani yankısı sanıyorum bir süre sürecek. Belki Enes’in yaşadığı hukuksuzluk Türkiye'de var olan tutuklamaların, gözaltıların arasında hızlıca yerini alabilir ama Konsey düzeyinde böyle bir çıkışın çok kolay olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla etkisi de çok geçici olmayacaktır.
Çünkü sadece Konsey’in uluslararası normları değil mesele, bu içinden geçtiğimiz süreçte ciddi bir mülteci krizinin ortasında bu durumu kendi ilan ettiği norm ve standartlara göre uygun ele almayan bir Avrupa var karşımızda. Kendi içerisinde Avrupa'nın uzun süredir savunucusu olduğunu iddia ettiği değerleri sorgulayan siyasal iktidarları barındıran ve hatta besleyen bir yapıya dönüşmüş durumda kıta. Hatta artık silahlanmayı daha fazla önemsediği açık açık tartışıyor. Dünya düzeyine, yani bir üst katmana baktığımızda Birleşmiş Milletler düzeninde de bir İsrail var ki sanki baş edilemeyen yaramaz çocuk muamelesi yapılıyor. Ama ortada bir kıyım söz konusu, inanılmaz, akıl almaz bir insanlık suçu söz konusu… Çünkü aç bırakılarak insanlar, bebekler, kadınlar, yaşlılar öldürülüyor ve bu buna hepimizin seyirci kalması sağlanıyor. Bu insanlık suçu sanki bir gösteriye dönüştürülmüş durumda.
Bütün bunlar, İsrail Birleşmiş Milletler içinde bir ülke olmasına rağmen, oradaki normları tanıyan ve buradaki sorumluluklarını, yükümlülüklerini her daim dile getiren ülkeler tarafından onaylanarak sürüyor. Dolayısıyla Enes'in söylediği gibi “Türkiye bu normlarla bağlıdır.” ya da İsrail'de bağlıdır demenin bir anlamı yok. Anlatabiliyor muyum? Düne kadar bağlı olmadığını düşündükleri Rusya'yı Ukrayna Savaşı sonrasında mesela Konsey dışına itebilen bu ülkelerin artık böyle bir gücünün de olmadığını Türkiye örneğinde görüyoruz. Çünkü işin içerisinde bambaşka hesaplar var, bambaşka muratlar var. Mültecilere ilişkin bir tampon bölge olduğu gerçeği var Türkiye'nin. O geri itme politikası içerisinde, Türkiye olmaksızın aslında sürdürülebilir bir durum olmadığı belli bu politikanın.
Dolayısıyla baştan aşağı sorgulanması gereken pek çok şeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla sadece bizim ülkemiz çerçevesinde, ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de büyüyen ciddi bir kriz söz konusu. Bu krizler zaman zaman savaşları, zaman zaman devrimleri, zaman zaman devrimler kadar olmasa bile ciddi dönüştürücü müdahaleleri içeren toplumsal hareketleri tetikleyebilir. Umudumuz bu sürecin de böyle bir dönüşüme gebe olması, böyle bir şekilde ilerlemesi olur sanırım.
Nis: İç hukuk açısından da Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulamada karşılık bulmadığı bir gerçeklik söz konusu. Siz de Barış imzası sürecinde bu problemi yakından deneyimlediniz. Bir yandan üniversite bileşenlerinin ifade özgürlüklerine yönelik ihlaller katlanarak artarken bir yandan da hukukun etkili müdahalelerde bulunamadığını görüyoruz. Bu durum size neleri düşündürüyor?
Ceren Akçabay: Evet, ben kendimi tanıtırken o kısmı biraz atladım. Biraz da bilinçli olarak artık çok dile getirmemeye çalışıyorum. Neden derseniz bunun bir etiket haline gelmesi de bir noktadan sonra insanı rahatsız ediyor ama evet ben KHK'lı bir barış akademisyeniyim ve 8 yıldır süren yargılamaların içerisindeyiz biz barış imzacıları olarak. İmzacıların bir bölümü KHK'lı değil, bir bölümü KHK'lı. Hem KHK'lı olup hem ceza yargılamasına tabi olanlar var, KHK'lı olmayıp ceza yargılamasına tabi olanlar var. Komisyonun önünde 6 sene bekledikten sonra idare mahkemesi tarafından iade edilenler var görevine. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir ifade özgürlüğü kararı vardı hatırlarsınız, onun sonrasında. Buna rağmen biz 6 sene Komisyonda bekledik, sonrasında idare mahkemelerinin her biri başka bir karar verdi. İşte dediğim gibi kimi iade etti, kimi iade etmedi. Sonra Bölge’ye çıktı, orada da aynı şey oldu. Dolayısıyla son derece karışık bir deneyimler toplamı diyebiliriz barış imzası süreci için.
Benim gurur duyduğum tarafı, gerçekten insanların elinden geldiğince sözünün arkasında durmasıydı. Çünkü gerçekten de bir ifade özgürlüğü tartışması vardı orada. Hem akademik hem politik anlamda bir söz kuruldu ve ben hala o sözün zamanlaması itibariyle doğru ve söylenmesi gereken bir söz olduğunu düşünüyorum. Ama tabii arada bir sürü bedeller ödendi. Ben kendimi bunların içerisine dahil etmiyorum, daha şanslı olan bir gruptaydım ben bence. Ama hastalanan arkadaşlarımız oldu, ne yazık ki intihar eden bir arkadaşımız oldu ve tabii çok ciddi bir toplumsal dışlanmayla karşı karşıya geldik.
Ki zaten bu kamuoyunun önünde yapılan bir şeydi biliyorsunuz. Ağaç kabuğu yemek, kanlarımızla yıkanmak gibi çeşitli söylemler etrafında bizler ve ailelerimiz yaşamlarımızı sürdürmek zorunda kaldık. Yani işsizlik, parasızlık, geçim zorluğu bunun önemli bir boyutuydu ama en kolay, belki de baş edilebilir boyutuydu. Sınıfsal olarak daha öncesinde durduğumuz yerleri düşündüğümüzde yine de insanların iyi bir direniş sergilediğini düşünüyorum. Onların arasında bulunmaktan her zaman gurur duydum, her zaman gurur duyacağım.
Ama dediğim gibi bir noktadan sonra bir etiket haline geliyor bu. Tabii bizim farkımız şuydu, çok uzun süredir, özellikle darbe sonrasında giderek artan biraz önce konuştuğumuz o düşman hukuku kampının içerisinde birden kendimizi buluvermemizdi. Bazı insanlar kendilerini işte o noktada diğer düşmanlaştırılan gruplardan ayrıştırmaya falan da çalıştılar ama aslında bence aynı hukuksuzluk herkese uygulanıyordu ve buna topyekûn karşı çıkmanın gerektiğini düşünüyorum, insan hakları çerçevesinde. Tabi ki insanlar suç işlemiş olabilir ama burada adil yargılanma çok önemli. O şartlar altında kimseye böyle bir adil yargılanma hakkının sunulmadığı ya da adalete erişim konusunda ciddi problemlerin yaşandığı çok açık bir gerçekti. Ve bu konuda yeterli tepkinin demokratik kamuoyu tarafından oluşturulmadığını düşünüyorum. Biz evet sahiplenildik ama bu da çok kısmi ve dolayısıyla tutarsız bir politik söylemle yapılabildi.
Geldiğimiz nokta bu deneyimlerle değerlendirilince bütün bu olanların hiçbiri şaşırtıcı değil, yani bu işlerin artık Türkiye'nin önemli siyasal alanlarına, siyasal karakterlerine kadar uzanması. Çünkü biz bunun nasıl amorf bir şekilde genişleyebilecek bir düşmanlaştırma söylemi olduğunu çok hızlı şekilde görmüştük, deneyimlemiştik. Bu deneyimleri aktarmaya çalışmıştık. Ama biz sanki kaza kurşununa giden, kurunun yanında yanan yaşlar olarak nitelendirildik. Ama bu böyle bir süreç değildi, yavaş yavaş örülen bir süreçti. Yargının siyasallaşması konusunda önemli göstergeler içeriyordu ve bunun içerisinde Anayasa Mahkemesi'nin -ki Türkiye'deki en yüksek yargı mercii olan ve anayasal normlar çerçevesinde de aslında kararlarının bağlayıcılığı itibariyle de en çok önem taşıyan yargı organının- bizim hakkımızda verdiği ifade özgürlük kararının idare mahkemeleri çerçevesinde ya da basit bir komisyon çerçevesinde, idari bir komisyon çerçevesinde bile ciddiye alınmadığını biz zaten deneyimlemiştik. Ve bunları aktarmaya çalışıyorduk.
Dolayısıyla dönüp dolaşıp bir milletvekilin, Can Atalay'ın tutukluluğuyla birlikte devam eden süreçte Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması, yine Osman Kavala örneğinde, Selahattin Demirtaş örneğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ve buna bağlı olarak aslında yine anayasal normların uygulanmamasına gibi olaylarla bunlar bir süreç olarak adım adım kendisini örmüştü ve kanıksanmıştı. Dolayısıyla burada muhalefetin de ciddi bir sorumluluğu var.
Hep anlatılagelen o öyküde, rahmetli Sırrı Süreyya'nın anlattığı öyküde kendimizi buluyoruz. Onu vermeyecektik, bunu vermeyecektik deyip dururken buluyoruz kendimiz ama işte hepsi verildi ve en son sıra bir şekilde makbul olana geldi. Beyaz olsa da Türk olsa da Sünni olsa da siyasal olarak bir tehdit olarak algılandığında Ekrem İmamoğlu gibi bir kimlik bile akıl almaz hukuk dışı uygulamalara maruz kalabiliyor. Ya da Enes gibi pırıl pırıl gençler sadece doğru bildiklerini söyledikleri ve insan hakları normlarını savundukları için bu hukuksuzluklara tabi oluyor. Bunlar daha önceden akla gelmeyecek şeyler, Konsey’deki bir konuşmanın sonrasında böyle bir hukuk dışı ama hukuki müdahalenin yapılabilmesi. Ama işin buralara kadar gelebilmesi açıklamaya çalıştığım gibi bir sürecin ürünüydü.
Burada önemli olan şey bence bu noktadan sonra, hukukun meşruluk üretememesi. Öyle ya da böyle şimdiye kadar siyasal iktidar hukuku bir araç olarak, hatta dediğim gibi bir kılıç olarak -neredeyse insanları kılıçtan geçiriyor çünkü- kullansa da bir şekilde bir meşruluk üretmeye devam ediyordu. “Bu düşman hukuku, sadece düşmanlara uygulanıyor. Hukuk sistemi aslında yerinde duruyor, devlet yerinde duruyor.” Denilebiliyordu. Ama şimdi zora başvurmadan hukukun meşruluk üretemeyeceği bir noktaya gelip dayandığınızı düşünüyorum. Yargı sisteminin siyasallaşması itibariyle bu böyle; normların üretim alanı, üretim şekli itibariyle; parlamentonun mevcut durumu, kararnamelerin sayısı itibariyle; yürütme organı içerisindeki -zaten bir tek kişiye indirgenmiş durumda- problemler, iç çekişmeler nedeniyle böyle. Zaten hukuku incelemek istediğinde üçe ayırıp “yasama, yürütme, yargı” dersin, bütün bu alanları kapsayan bir ciddi problemle, ciddi çürümelerle karşı karşıya olunca artık buradan bir meşruluk üretilmesi mümkün değil. Dolayısıyla ne Türkiye'de ne dünyada artık Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğundan bahsetmek pek kolay değil.
Biz hep şöyle anlatırız öğrencilerimize: Demokrasilerde seçimler evet meşruluk açısından önemli bir kaynaktır siyasal iktidarlar için ama seçimin olmadığı seçimsiz dönemlerde meşruluğu hukuk uygulamalarıyla, yani hukuka dayalı idari işlem ve eylemlerle sürdürmeleri gerekir. Bunun yokluğunda her an her şeyin olabileceği evet tekinsiz ama aynı zamanda da türlü olasılıklara açık bir ortamla karşı karşıyayız.
19 Mart biraz bu imkanları da aslında ortaya koyduğu için siyasal iktidarı bu kadar tedirgin etti ve bu kadar hızlı ve sert bir cevapla karşılaştı gibi geliyor bana. Ama bu böyle sürdürebilir mi diye sorarsan hiçbir iktidar sadece zora dayalı olarak varlığını devam ettiremez. Hele de büyük ekonomik kaynakları yoksa, doğal gaz zenginliği petrol zenginliği vesaire yoksa ekonomi bu hale gelir. O zaman da işte hayat insanlar açısından yaşanamaz hale gelir ve toplumu kaybedecek şeyi olmayan insanlara dönüştürdüğünüzde bambaşka şeyler olabilir. Bu aslında hevesle beklenecek bir süreç de değil, toplumsal çatışmaları, iç savaş koşullarını vesaire de birlikte getirir siyasal, tarihsel bilgiler bize bunları gösteriyor. Umalım ki ülkemiz için iyisi olsun, gençler için iyisi olsun.
Gençlerin de bu noktada, çoğu zaman onların kuşaklarına ilişkin yapılan yakıştırmaları boşa düşürecek şekilde sözlerini sakınmadan cesaretle öne çıkmaları bu nedenle benim için çok sevindirici. Ben üniversitede çalışan bir insan olduğum için bunun farkındaydım ama toplumun diğer kesimlerinin de bunu yeniden görmesi; gençlerin, kadınların ve LGBTİ+’ların toplumu ve geleceği de sahiplenmek zorunda olan ve aslında her zaman hak ihlalleriyle mücadele etmek zorunda kalan bu kesimlerin toplum tarafından benimsenmesi, onların çizdiği hattın toplum tarafından önemsenmesi için önemli. Bu Türkiye'de 60’ların sonunda oldu, 70’lerin sonunda oldu. Gençler yön verdiği toplumsal hareketlere. Gezi döneminde de oldu. Dolayısıyla Türkiye'nin buna açık bir ülke olduğunu düşünüyorum. Bu uyumun yeniden yakalanması da bence gerçekten önemli.
Nis: Türkiye'de mevcut hukuki rejimin parametreleri göz önünde bulundurulduğunda, akademik özgürlük, ifade özgürlüğü ve medya bir aradalığı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Ceren Akçabay: Bu konuda aslında çok fazla söyleyecek şey bulamıyorum. Neden diyeceksin. Çünkü bir akademiden bahsetmenin artık gerçekten mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ne yazık ki içinde bir birleşeni olarak -ekonomik koşullar ve biraz da inadım nedeniyle- yer almaya devam etsem de bizim anladığımız anlamda bir akademiden Türkiye'de bahsetmek mümkün değil. Aynı şekilde daha önce anladığımız anlamda, bir dördüncü güç olarak, medyadan bahsetmek de mümkün değil. İliştirilmiş gazetecilik Irak Savaşı döneminde çok tartılmıştı. İşgal askerleriyle birlikte ilerleyip görüntü alan ve aktarım yapan gazetecilerdi bunlar. Artık ne yazık ki siyasallaşmış değilse de iliştirilmiş bir akademisyenlikten, iliştirilmiş üniversiteler ile iliştirilmiş medya ve yayın organlarından bahsetmek mümkün. Dolayısıyla bunların iç içe geçmesinden daha normal bir şey olamaz bana kalırsa.
Siyasal iktidar tarafından izin verilen sözü üretebilenler öne çıkıyorlar haliyle. Geri kalanlar ya otosansür uygulayıp susuyorlar ya da zaten burada yaşamlarına devam edemedikleri için başka yerlerde bir şekilde kendilerine yer bulmaya, yeşermeye, köklenmeye çalışıyorlar. Biliyorsun hem gençlerden hem üniversitedeki öğretim elemanlarından yurt dışına beyin göçü olarak da nitelendirilen bir göç söz konusu. Bu işte bu ifade özgürlüğü sorunun da bir sonucu, aynı zamanda tabii geleceksizliğin de bir sonucu, bir neticesi. Ama kalana baktığınızda, sözü söyleyene baktığınızda karşınıza çıkan şey söylenen söz ancak izin verilenden ibaret. Tabi bu sözü kuranlar daha doğrusu aktaranlar bu sayede çeşitli imkanlar da elde ediyor: her gün TV koltuklarında oturmaktan tanınmaktan tut da işte iyi evlerde, iyi arabalarda konforlu bir yaşam sürmeye kadar çeşitli imkanları da beraberinde getiriyor bu rol. Aslında mevcut siyasete argüman üretmek de hayli zor bence. Yani mevcut siyasal tercihleri açıklamak, savunmak için tutarlı argümanlar üretmenin kolay olduğunu düşünmüyorum o yüzden hayli de zor durumda kalıyorlar zaman zaman. Belki de bu nedenle hayli küçük bir kesime karşılık geliyor bu insanlar, her gece aynı koltuklarda oturan aynı adamlar biliyorsun. Ancak belki bunun küçük bir kesimden ibaret olması da iyi bir şey olabilir Türkiye adına. Çoğu insanlar otosansür uyguluyorlar ama hala bu sözün taşıyıcısı, üreticisi olmak için çok fazla insan istekli değil.
İbişler ve pişekarlar her zaman olacak yani bunlara çok şaşırmamak gerekiyor. Onun dışında sessiz kalan, otosansür uygulayan daha büyük bir kitle var. Başına bir şey gelmesinden korkan, kaybedecek şeyleri olan. Bunu da yadırgamıyorum asla ama bu kesimlerin toplumsal huzursuzluk ve dönüşüm taleplerinden de etkilenebileceğini düşünüyorum. Toplumsal hareketin öncülerinin, biraz önce söylediğim gibi gençlerin, kadınların, LGBTİ+’ların buradaki uyanışa da biraz kaynaklık edebileceğini umuyorum.
Nis: Bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Ceren Akçabay: O kadar yaş almadım daha galiba ama o enerjiyi görünce tabii insan kendini biraz yaşlı hissediyor. O yüzden hepsinin gözlerinden öpmek istiyorum bir kere.
Kendi adıma şunu söylemek istiyorum, ben gerçekten de bu arkadaşların açtığı yolu önemsiyorum, çabalarını ve sözlerini anlamaya çalışıyorum. Ve onların açacağı yolu önemsiyorum. Her devrin bir dinamiği vardır, o dinamiği belirleyen şüphesiz ki her zaman en önde duranlardır. Bu da en fazla mücadele edenler, zulmü de değişimin karakterini de en yakından deneyimleyenlerdir. Deneyimin bilgisini önemseyen bir yerden bakıyorum ben hayata. Dolayısıyla bu deneyimin bilgisinin bize doğru yolu açabileceğini umut ediyorum. O yüzden “peşinizden geliyorum arkadaşlar” desem, herhalde en kısacası o olur. Son olarak da Enes’e selam ve sevgilerimi iletmek istiyorum.