
Turgut Tarhanlı: AİHS rejimi, Konsey mekanizmaları ve “ikincillik” ilkesi ışığında ifade özgürlüğünü ve gençlerin siyasetteki yerini anlatıyor.
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin altıncı röportajını ÜniKuir gönüllüsü Nis, Turgut Tarhanlı'ylagerçekleştirdi.
Nis: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
Turgut Tarhanlı: Çok özetle hukukçuyum. Üniversitede, akademik anlamda hukukçuluk yapıyorum. Alanım uluslararası hukuk ve insan hakları hukukuna odaklı bir çerçeve içinde çalışmamı gerektiriyor. Öyle bir odaklanma içindeyim uzun zamandır. Doğrusu bunu farklı biçimlere de kavuşturmayı hedefliyorum. Yani sadece hukukun kendi ürünleri veya enstrümanlarıyla sınırlı kalmaksızın sosyal teorinin kavramlarını, keşiflerini, yöntemlerini de, bu hukuk, uluslararası hukuk olsun veyahut insan hakları alanı olsun, oradaki çalışmalara veya bakış açısına yansıtmayı önemsiyorum. Burada daha spesifik olarak önemsediğim bir başka bakış açısı ise özellikle güncel sanat üzerinden de konuya bakabilmek. Yani hem hukuk hem sosyal bilimler birleşiminin haklara odaklı olarak veya uluslararası hukukla ilgili konulara ilişkin tartışmalarda veyahut çalışmalarda güncel sanattan da yararlanabileceği bir bakışı göstermeye çalışıyorum. Farklı mecralarda, derslerde veya ders dışı aktivitelerimde. Soruyu, kısaca böyle tanımlamam sanırım mümkün.
Nis: Türkiye'nin tarafı olduğu uluslararası insan hakları mekanizmalarını düşündüğümüzde, özellikle Avrupa Konseyi gibi norm üretim ve denetim işlevi üstlenen yapıların hukuki ve politik işlevleri arasındaki işleyişi nasıl anlayabiliriz?
Turgut Tarhanlı: Aslında bu tabii çok temel bir soru;hakların korunmasıyla ilgili özellikle devlet dışı birtakım mecralarda, yani uluslararası zeminde, uluslararası düzeyde hakların korunmasına ilişkin birtakım mekanizmaların kurulması aslında insanlık tarihi bakımından ya da yakın siyasi tarih açısından baktığımız zaman mazisi çok geçmişe uzanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk geliyor, o tarihlerde başlıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanan ve büyük ölçüde de bir hükümetin iktidar olma, hükümet etme yetkilerinin ötesine geçebilme ihtimalini dikkate alan bir risk karşısında, o kırmızı hatları aşma riski karşısında devletin kendi bahçesi içerisinde bir hak tanımı veyahut bir hakları savunma tanımının sınırlarını aşan ve dolayısıyla uluslararasında tanımlanmış, özellikle uluslararası örgütler bünyesinde tanımlanmış birtakım standartlar oluşturulması ve birtakım koruma mekanizmaları gibi bir anlayış ve dolayısıyla politik bir tercih, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hayata geçti. Etkili mekanizmaların kurulması meselesi 60'ları, 70'leri de buldu. Ama tabii şöyle bir şey de var, dünya üzerinde o tarihlerde de bugün de 200'e yakın devlet var. Birleşmiş Milletler'e 193 devlet üye, o tarihlerde -60'larda 70'lerde- biraz daha azdı bu tabii. Bu devletlerin hemen hepsi de böyle bir denetimin imkanlarını kendi yurttaşlarına layıkıyla sunabilecek fırsatlar veya ortamlar yaratıyor gibi peşin bir ön kabulde bulunamayız. İşte temel çelişki de zaten kendini o konuda gösteriyor.
Bunun evrenselci bir bakış olduğunu söyleyebiliriz. Evrensel olarak, tüm insanların 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nde de savunulduğu gibi eşit haklarla doğdukları varsayımı ve öyle yaşayacaklarının ön kabulü üzerinden bir hak tanımını geliştiren bir bakış açısı, bir politik bakış. Ama gerçek bu değil, elbette. Gerçekte insanlar birbirinden çok farklı, birtakım farklı nedenler sonucunda eşit olmayan hayatlara, statülere, ilişkilere sahipler. Dolayısıyla bunların eşitlenmesi çabasının ortaya koyacağı gerilim işte o uluslararası standartların layıkıyla uygulanmasıyla yereldeki ona karşı direncin veyahut tepkinin bir biçimde bir salınım haline gelmesine yol açıyor. Yani bir sarkaç düşünelim. O sarkaç ideale doğru salınıyor ve sonradan acaba nereye kadar geri gidiyor? Tekrardan o ideale varmayacak bir sıfır noktasına mı varıyor bir başka salınımla yoksa o salınımın açısı daha dar olabiliyor mu? İnsan hakları mücadelesinin aslında özünü böyle metaforik bir biçimde, bir sarkaçla şekillendirmek mümkünse o sarkacın salınım açısının çok geniş olamayacağı ya da olmaması gerektiği anlayışı üzerinden düşünmemiz lazım.
Yani istikrarlı bir salınım beklentisi; evet belli sapmalarla karşılaşabiliriz ama bu çelişkinin olabildiğince minimize edilebilmesi için de bir gayret gösterilmesi gerekir. Bu gayreti kim gösterecek? Bu gayreti başta devletler gösterecek. Çünkü hak koruma mekanizmalarını uluslararası örgütler bünyesinde veya bu koruma standartlarını uluslararası örgütler bünyesinde oluşturan bir irade var. Buna, hazırlık sürecinde devletler de katkıda bulunuyorlar ve daha sonradan da hukuken bağlı olma sürecine de girebiliyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan bu uluslararası standartlarla oluşmuş bir rejim kavramı var. Mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bir rejim kurmuştur, bir hukuki rejimdir. Bundan kasıt ne? O rejime dahil olan taraf devletler, o rejimle kendi sistemlerini, kendi ülkelerindeki ilişkiler veyahut yaşam biçimi arasında bir uyumu sağlamak yükümlülüğü altındadırlar. Devletin yükümlülüğü budur. Çelişkileriniz olabilir ama bunları minimize etmek zorundasınız Tabii ideal olanı, sıfırlamanızdır ama hiçbir devletin bunu bu ölçüde, gayet idealist bir biçimde gerçekleştirebildiğini görmüyoruz. Dolayısıyla o çelişkileri olabildiğince minimize etmek gayretinin kendisini teşhis edebilmek bile büyük bir başarıdır ve önemlidir, kayda değer bir meseledir. Hem demokrasi açısından hem insan haklarına saygı açısından hem de hukukun üstünlüğü açısından.
Avrupa Konseyi açısından baktığımız zaman Konsey, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin başlangıcında aslında birtakım ortak değerleri Avrupa siyasetinin ve tarihinin mirası olarak kabul ederek sözleşmeye giriş yapar. Bunlar insan haklarına saygı, demokratik bir toplum, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar. Bunları bir ön kabul olarak kabul etmeniz suretiyle o rejime de dahil oluyorsunuz veya Avrupa Konseyi üyesi oluyorsunuz. Zaten Soğuk Savaş 90 yılında bitirildikten sonraki dönemde artık Avrupa Konseyi üyesi olabilmeniz için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin mutlaka tarafı olmanız, onunla bağlı olmanız bir ön şart olarak kabul edildi.
Mesela yakın zamanda Ukrayna saldırısı sonrası Rusya, Avrupa Konseyi'nden çekildi. Çünkü oradaki o hukuki bedeli, yükümlülüğü karşılayamayacağını düşündü ve çekildi. Aynı durum Yunanistan için de söz konusu olmuştu. 1967'de Albaylar Cuntası darbe yapıp bir askeri yönetimi kurduktan sonra o yönetim, darbe yönetimi Avrupa Konseyi'nden çekilmişti. Biz bunu karşılayamayız, demişti. Bu kararlar bir ahlaki üstünlükten çok, siyasi çıkara dayanan kararlar elbette. Tabii farklı örnekler de var. Türkiye mesela 12 Eylül'de çekilmedi. Bu ne anlama geliyor? Bu tabii önemli aslında kendi tarihimizi değerlendirmek bakımından. Dolayısıyla Türkiye o yükümlülüklerden tamamen kendisini koparmış olarak kabul edilmemek durumundaydı 12 Eylül döneminde. Buna ilişkin Danıştay'ın çok önemli bir kararı vardır, sıkıyönetim komutanlarının kararlarıyla görevden ihraç edilen kamu personeline ilişkin olarak. Tabii oralardan KHK ile görevinden ihraç edilenlere kadar geldik ama bu hafızayı canlı tutmak lazım.
Tüm bunlar o rejim kavramıyla ilişkili durumlar. Dolayısıyla yerel ölçekteki, ulusal ölçekteki rejimle bağdaşmayacak çelişkilerimizi (hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, demokratik ilkeler veya insan haklarının korunması bakımından olabilir) giderme çabasının ortaya koyulması gerekir. Böyle bir hukuki ve politik denklem söz konusu, özellikle uluslararası mekanizmaların kurulması bakımından. Örneğin bireysel başvuru, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında, bireyleri de bir aktör olarak ortaya çıkarır. Yani bunu geçmişteki gibi diplomatik ilişkilere hâkim olan, devletler arası bir oyun olmaktan çıkarıp hakların savunulmasında bireyin, birey topluluklarının hem haklarını hem haklara karşı müdahaleleri dile getirebilecek eleştirel, analitik düşünceleri ortaya koyabilmelerini ve görüşlerini paylaşabilmelerini sağlar.
Birey olarak bir uluslararası mercide o hakkın yeterince yerine getirilmediğini, yani o çelişkinin giderilmediğini, bilakis çelişkinin arttırıldığını dile getirebilirsiniz. O uluslararası mercide rejimin denetim organı da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'dir. Başka uluslararası örgütler, örneğin Birleşmiş Milletler, Uluslararası Çalışma Örgütü, vb. bünyesinde farklı farklı denetim yapıları vardır. Dolayısıyla oralarda bir sınanmaya tabi tutulmak söz konusudur; ihlal kararı vardır veya yoktur. Tabii bunun sonucunda da, o sonuca o devletin riayet etmesi beklenir; kural olarak olması gereken budur. Ama bu da her zaman olmayabiliyor ve o aşamada da bir gerilim ortaya çıkıyor. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin bu konsepti, bu hakları koruma konsepti ve bunun modus operandi dediğimiz uygulama faslı ve bunun hangi zeminde nasıl uygulanacağına ilişkin mekanizmalar aslında böyle bir mantık üzerinden yürütülüyor, işletiliyor.
Tabii şu da var, aslında hakları yerelde korumaktır esas olan. Yani ihlallere metaforik olarak kirli çamaşırlar derseniz, kirli çamaşırlarınızı evinizde yıkarsınız. Kirli çamaşırlarımızı valizlere doldurup götürüp de Fransa'nın Strasbourg kentinde yıkatmamız çok fazladan bir gayret ve gereksiz bir çaba aslına bakarsanız. Buna fırsat verilmemesi lazım ve üstelik buna yol açan vakaların feci sayısı utanç verici bir durum. Konuyu bu şekilde illüstre etmek bakımından, bunun da altını çizmek isterim doğrusunu isterseniz. O bakımdan çözümün aslında yerelde söz konusu olması lazım. Onun için de zaten insan hakları hukukunda bu tür uluslararası mekanizmalara başvururken, bir uluslararası mekanizmanın devlet üzerinde bir sulta kurduğu, hegemonik bir yapı oluşturduğu değil, bilakis ikincillik prensibi dediğimiz, yani aslolanın yerelde hakların onarımı veya eski hale iade edilebilecek bir çabanın ortaya konulması ve dolayısıyla o konudaki şikayetin giderilmesi, bu olmadığı takdirde uluslararası merciye gidilmesi gibi bir başka ilke de var.
O bakımdan genelde bu tür uluslararası hak koruma mekanizmalarına karşı alerji duyan bir bakışta, yaklaşımlarda, “vay bizim egemenliğimize müdahale mi ediliyor” gibi söylemlerin aslında altı boştur, safsatadır. O zaman öncelikli olarak yerelde bu yükümlülüğü layıkıyla yerine getirmeniz gerekir. Temelde hukuk ve politika ekseninde uluslararası mekanizmalar bünyesinde kurulmuş hak koruma usulleri, yolları böyle bir mantık üzerine inşa edilmiştir.
Nis: Bu mekanizmalar hak savunucuları tarafından hem politik bir söylem üretmek için hem de yaşanan hak ihlallerinin uluslararası alanda tanınmasının meşrulaştırıcı etkisini dikkate alarak başvurulan yerler olabiliyor. Hak savunuculuğunun bu mekanizmalardaki söylemsel üretimlerinin imkan ve sınırlılıkları nelerdir, bu dinamiği nasıl değerlendirirsiniz?
Turgut Tarhanlı: Evet öyle bir şey var tabii. Hatta bunun bir stratejisi de var. Türkiye açısından da baktığınız zaman Türkiye, Avrupa Konseyi'nin belli insan hakları antlaşmalarına başta sözleşme dahil olmak üzere taraf. Onun dışında başka birtakım enstrümanlar da var. Avrupa Sosyal Şartı var, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı var. Bugün yerel yönetimler çok ön planda malum gelişmeler karşısında ama Türkiye 92-93'ten beri aslında Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi bir Avrupa Konseyi enstrümanının da tarafı, aslında o rejime de dahil. Dolayısıyla çok farklı mekanizmalar var, Birleşmiş Milletler bünyesinde de var.
O bakımdan, bu hak arama rejimleri/yolları, oralarda şikayetinizi sunup onun karşılığında da iddianızın gerçekleşmiş olması (ihlal) hakkınızı savunmak bakımından ya da hak savunucuları bakımından hakikaten ellerini güçlendirici bir argüman oluşturur. Zaten büyük ölçüde devletin kendi ülkesindeki ihlal iddiaları karşısında insanların, (devletin yurttaşları ya da yabancılar) o güçlü devlet cihazı karşısında yalnız ve güçsüz, asimetrik bir ilişki içerisinde kalmamaları için böyle bir uluslararası mekanizmaya başvurmak hakkı önem taşır. Buna göre o merciin, eğer ihlal varsa ihlal vardır demesi, o güçle kişinin kendi ülkesindeki o yalnızlığını, güçsüzlüğünü giderebilme çabasıdır. Hukuken söylüyorum tabii, bunlar mutlaka gerçekleşir, bu şekilde olur diyemeyiz. Çünkü o gerilim, o çelişki çok farklı vakalarda, çok farklı biçimlerde de kendini sürdürmeye devam edebilir. O zaman da mücadele tabii farklı mecralara da aksedebilir. Ama esas mantık o bireyin uluslararası arenada iddiasını kabul ettirebilme çabası ve bunun uygun bulunması, gerçekten böyle bir ihlal olduğunun tespiti önemli bir meseledir.
Hatta burada belli öncelikler tespit etmek dahi mümkün. Mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında yapılan bireysel başvurularda Mahkeme bir öncelikler politikası belirledi. Yani daha ağır vakalar, ihlal iddiaları başvurulara konu edilmişse mesela, Mahkeme değerlendirmesinde onlara daha öncelikli olarak yer vermek durumundadır. Bunlar zaman içinde gelişen uygulama biçimleridir. Bunun gibi bireyin güçlenmesi çabasının uluslararası örgüt bünyesinde tanınabilmesi ve dolayısıyla bunun kendi ülkesinde de, o hak mücadelesinde güçlü bir argüman oluşturması ve buna direnen bir kamu otoritesine karşı veyahut bir toplumsal çevreye karşı da bu durum söz konusu olabilir. Mutlaka devletten de kaynaklanmayabilir bu ihlal iddiaları ama tabii ki devletin önleme yükümlülüğü var her şeyden önce. Kendisinden bilfiil kaynaklanmıyorsa bile yetki alanı içerisindedir. Dolayısıyla bireyi güçlendirici bir enstrüman, bireyi güçlendirici bir argüman olarak görülebilir uluslararası mecralarda bunun gerçekleştiriliyor olması.
Ancak tabii bunun bir anlamda nasıl yürütüldüğüne dair de sonrasına ilişkin bazı sorular sorulabilir. Acaba bu hak koruma mekanizmaları layıkıyla yerine getiriliyor mu? İlgili devlet, o rejime dahil bir devlet olarak, bu sonuçlara riayet ediyor mu? Birtakım başka aksaklıklar ya da direnç noktaları var mı? Bu izlemenin de yapılması çok önemli. Mesela bugünlerde, hatta son yıllarda diyebilirim, benim bu konuda en etkili olduğunu düşündüğüm bir Birleşmiş Milletler Özel Raportörü var. İtalyan bir kadın hukukçu olan, Francesca Albanese, İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü’dür, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde.
Francesca Albanese Gazze'de olan, Filistin'de olan rezaleti ve ağır hak ihlallerini, soykırıma varan hak ihlallerini her mecrada ve her gün dile getiren bir Özel Raportör olarak, Birleşmiş Milletler hakları koruma rejiminin layıkıyla uygulanabilmesi bakımından canla başla direnen bir profil çiziyor. Bu aslında olması gerekendir ama her uluslararası denetim mekanizması bu ölçüde etkili de olmayabilir veya bu şekilde bir performans göstermeyebilir.
Dolayısıyla takip etmek meselesinin altını çizmek isterim. Böyle bir mekanizmaya başvurdunuz ve bir ihlal tespitinde bulunuldu o uluslararası mercide fakat bunun sonucu, sonrası nedir? O follow up dediğimiz durum, yani kararın sonrasındaki durum nasıl ilerliyor, ne merkezdedir? Ne oluyor orada? Onun ısrarla takibini yapabilmek, bunu ifşa etmek, ortaya koymak bugün daha da zor. İnsan hakları aktivizminde temel bir motto vardı, naming and shaming İngilizcesiyle. Yani bir biçimde hukuka aykırılığı ifşa edin ve ondan sonra da adını koyun, itham edin. Fakat bugün öyle bir ortamdayız ki, bunu umursamıyor devletler veya belli kamusal otoriteler veya yetkili kişiler. Bu bağlamda, başka bir açıdan, bu durumu bir “utanmama hali” olarak tasvir eden bir görüş de var.
Yani utanmazlık hali, umursamazlık hali. Bu tabii çok tehlikeli bir durum; hem rejime dahilsiniz hem de umurumda değil diyorsunuz. Bu hem insan hakları savunuculuğunu hem de uluslararası mekanizmaları bu yeni davranış biçimi veya olgu karşısında farklı yöntemler geliştirmesi gibi bir gerçekle de yüzleştiriyor. Dolayısıyla bu konuda bir gül bahçesi çizmek çok gerçekçi olmayacaktır bugünün şartlarında.
Nis: Türkiyeli hak savunucularının Konsey çatısı altındaki konuşmaları nedeniyle yargısal tacize uğraması, devletin ifade özgürlüğü alanını daraltma pratiklerini uluslararası düzleme taşıdığı bir örnek olarak okunabilir. Bu tablo, savunuculuk faaliyetlerini kısıtlayan hukuki ve siyasi parametreler hakkında bize ne söylüyor?
Turgut Tarhanlı: Evet, böyle bir başlangıç yapılabilir, böyle bir soru sorulabilmesi mümkün ve isabetli. Bireylerin sadece vatandaşı oldukları ülke topraklarında değil, ülke sınırları ötesinde de ifade özgürlüğünden yararlanmaları çok normal ve anlaşılması, kabulü mümkün bir konu; hem hukuken hem de bir hak meselesi olarak. Dolayısıyla geçen aylarda gerçekleşen, bir hak savunucusunun Konsey’deki konuşmasıyla ilgili vakada da aslında söz konusu olan öyle bir durum. O konuşmanın yapıldığı forum Avrupa Konseyi'nin Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi adlı yapısıdır. Dolayısıyla orası aynı zamanda yerel yönetimler konusunun öncelikli olarak gündemde olması gereken ve bunun standartlarını üreten bir Avrupa Konseyi yapısı hem demokrasi hem de insan hakları bakımından. Konuşmanın yapıldığı tarih de Türkiye'de İstanbul'daki büyükşehir belediyesine yönelik adli müdahalenin meydana geldiği günlerin hemen birkaç gün sonrasıydı. Dolayısıyla bunun da gündemde olması çok doğaldır. O bakımdan abartılı ve gerçek dışı bir olgu değil, söz konusu olan. Nitekim Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongre Başkanı, Marc Cools’un konuşmasına baktım. O da diyor ki, Avrupa Konseyi bünyesinde, Avrupa Konseyi'nin çalışmaları bağlamında çok meşru bir katılımın sonucu yapılmış bir konuşmadır. O bakımdan da delegelerin yani o foruma katılan gençlik delegelerinin kendi görüşlerini bu çoğulcu, kamusal tartışma ortamında açıklamalarının bir özgürlüğü sınırlama müdahalesiyle karşılanması bir skandaldır ve elbette kabul edilemez. Avrupa Konseyi ve Kongre yapısına, bir haklar ve demokrasi koruma rejimi olarak bakıldığında da, Cools’un söylediği zaten malumun ilanı. Bu yeni bir keşif değil, yeni bir yorum değil. Daha Türkiye 1949-50'de Avrupa Konseyi'ne üye olurken tanınmış bir değerin hatırlatılması olarak da okunabilir. O günden bugüne 75 yıl olmuş.
Keza bu defa bir başka Avrupa Konseyi temsilcisi Véronique Bertholle bu gençlik kongresindeki sözcü, tematik sözcü onun da bir açıklaması var. O da diyor ki, biz öyle bir durumla karşı karşıya kaldık ki Ekim ayında Avrupa Konseyi bir Avrupa Şartı, yani yeni bir Avrupa antlaşması kabul edecek ve bu da Gençlerin Yerel ve Bölgesel Karar Alma Yapılarına Katılımına İlişkin Avrupa Şartı adını taşıyacak. Dolayısıyla yeni bir uluslararası standart oluşturmak eşiğinde Avrupa Konseyi ve orada yapılan tüm görüşmelerde, konuşmalarda katılımcı gençlik delegeleri de bu konuya ilişkin kendi ülkeleriyle ilgili sorunları paylaşıyorlar. Dolayısıyla gayet tematik ve gündemle uyumlu hem yerel gündemle uyumlu hem de katılınan forumun gündemiyle ve müstakbel gelecekteki çalışmalarıyla uyumlu bir konuşmaydı o. Zamanlama olarak, tam hazırlanacak yeni antlaşmanın eşiğinde olunması sırasında bu vakanın gerçekleşmesi, ironik olduğu kadar hakikaten skandalvari bir durum. Bertholle da işte bunun altını çiziyor gençlik kongresinin sözcüsü olan Avrupa Konseyi mensubu olarak.
Kısacası burada şunu hatırlamamız lazım. Hakları ve özgürlükleri kullanırken aslında daha önce başka bir şey var, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nde de bu vardı. Hatta Birleşmiş Milletler kurulurken de 45'te dile getirilmiş bir meseleydi. Bir idealden, bir ilkeden söz ediyorum. İnsanların korkudan ve başkalarına muhtaç olabilecek bir tehditten arınmış bir hayata sahip olabilmeleri özgürlüğü ya da freedom from fear and want dedikleri mesele. Siz eğer yaptıklarınız ya da söylediklerinizin hukuka uygun bir biçimde gerçekleştirilmiş olması konusunda şüphe olmamasına rağmen böyle bir korku taşıyorsanız veya böyle bir endişe içindeyseniz veya mülksüzleştirme gibi birtakım başka tehditlerin doğabileceği endişesi altındaysanız, bu durum özgürlükleri kullanmanız konusunda o gerekli, yeterli atmosferin olmadığı anlamına gelir. O korku atmosferinin yaratılmaması bir ön kabuldür aslında insan hakları rejimlerinin korunması bakımından. Onun için bununla birlikte düşünmek gerekir.
Bir başka ilginç mesele var, yakın zamanda 2014’ten beri Avrupa Konseyi’nin Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin önceliklerine ilişkin bir enstrüman kabul edildi. Öncelikler derken çalışma usulleri, çalışma yapıları ve temel ilkesel öncelikler vurgulanıyor. Bunları altı başlık altında tespit ettiler ve 2023 yılında gözden geçirilmiş bir metin olarak yeniden önceliklerin tanımlandığı bir rapora dönüştü. Bu bir temel belgesi Kongre çalışmalarının. Dolayısıyla Kongre’nin ufku nedir, çalışmalarını hangi başlıklar altında hangi mecrada yürütür gibi soruları sorduğunuz zaman bu önceliklere dikkat çekmek gerekir. Kısaca bunların başlıklarını anmak isterim:
Demokrasinin güçlendirilmesi
İnsan haklarının geliştirilmesi, ilerletilmesi ve korunması
Krizlere karşı hazırlıklılık ve etkili bir cevap verebilme (ekonomik, sosyal, siyasi veya doğal olabilir)
Toplumdaki eşitsizliklerin azaltılması (o çelişkileri düşünürseniz, çelişki var yok meselesi burada da kendisini gösteriyor)
Çevresel konulara ilişkin olarak eyleme geçme
Dijital devrimi destekleme
Bunlardan çevreyi ve dijital devrim meselesini belki biraz daha kenarda tutarsak ilk dördü doğrudan bu vakayla ilgilidir. Kongre’nin iki yıl önce kabul edilmiş çalışma öncelikleri dikkate alındığında, söz konusu toplantı Mart sonunda yeni metnin ışığı altında yapıldı. O zaman bu metne biraz daha yakından baktığımız zaman şunları bulabiliriz, mesela gençlerin karar alma ve yönetişim anlamında süreçlere katılımları meselesi. O katılım hem ulusal hem uluslararası ölçekte katkı sunmak veya görüşlerini açıklamak, paylaşmak anlamına da gelebilir. Daha ilginç bir durum var, bu bence skandalla bağlantılı bir başka cepheyi de ortaya koyuyor. Andığım “Öncelikler” metninde kullanılan terimle Rejuvenating politics, yani “siyasetin gençleştirilmesi” meselesi. O bakımından genel çerçeveye baktığımız zaman, 70 yaş üzerinde erkek siyasetçiler zümresinden oluşan bugünün dünya liderlerine baktığımız zaman, bu önceliğin mantığını kavramak kolay. Yani siyaseti gençleştirin, dinamik hale getirin; gençliğin yaratıcılığı, enerjisi, dinamizmini aksettirin siyasete. Siyasetin gençleştirilmesi kavramı çok yeni ve önemli bir kavram. 2014’ten beri Kongre buna kendi öncelikler listesinde yer veriyor ve dolayısıyla bu hedef o oturumda da söz konusuydu. O forumu böyle de düşünebiliriz. Yani oradaki delegelerin oluşturduğu forum, 46 Avrupa Konseyi üyesinden giden ve sivil toplumu temsil eden gençler aslında bir anlamda da siyasetin gençleştirilmesi hedefine yönelik bir fonksiyon yerine getirme hedefiyle de oradalar.
tartışmaların aslında mevcut, real siyaset aktörlerince de kulak kabartılarak dinlenmesi, dikkate alınması esas olmalıdır diye düşünüyorum ideal bir bakışla ve Avrupa Konseyi'nin kuruluş ilkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hedefleri açısından baktığınız zaman.
Tabii “siyasetin gençleştirilmesi” kavramı sadece bir kimlik belgesi meselesi değildir. Yani gençlerin özellikle kuşak farklılıklarının, önceki kuşaklarla yeni kuşakların arasındaki farklılığın da siyasete yansıyabileceği bir yaklaşımı dile getirmek meselesidir. Dolayısıyla bu farklı yöntemler, farklı kavramlar, farklı usuller, bakış açıları, değerler gibi -şu anda hepsini sıralamanın mümkün olamayacağı- bir yelpazeye, sosyal siyasi bir yelpazeye işaret ediyor. Dolayısıyla buna açık olmak esas önemli olan meseledir. Yoksa, aynen kadın hareketinde de olduğu gibi, erkek eril davranışı içerisinde davranan bir kadının da kadın olarak biyolojik kimliğiyle orada olmasının çok fazla bir anlamı yok sonuçta. Dolayısıyla kendini yaşlı ve konvansiyonel bir erkek davranışı içerisinde konvansiyonel bir siyasetçi olarak gören 20'li yaşlarında bir gencin de bu anlamda bir etkisi söz konusu değil, bu değil kastedilen. O bakımdan siyasetin gençleştirilmesi zihnen farklı bir ufka sahip olmak açısından ve konvansiyonel yapıları bir anlamda zorlayacak, dönüşümlere yol açacak bir dinamizme fırsat vermek açısından değerli.
Nis: Dezenformasyon Yasası” olarak bilinen TCK m. 217/A, hak ihlallerini gündeme getirmeyi cezalandıran bir araç haline gelmiş durumda. Bu uygulamanın sebep olduğu caydırıcı etki, maddenin yürürlüğe girdiği tarihsel bağlam ve mevcut pratiklere dair değerlendirmeniz nedir?
Turgut Tarhanlı: Evet, hükmün hazırlandığı dönemde de bu tartışmalar hep gündeme geldi. Ben ceza hukukçusu değilim, o bakımdan teknik ceza hukuku tartışmalarına derinlemesine girmekten kaçınırım ama bir hukukçu olarak ve insan haklarıyla ilgili bir hukukçu olarak yapılan tartışmaları ve maddeyi okuduğunuz zaman size verdiği anlam bakımından söylenecek çok şey var. Bir kere çok tuhaf bir şey var. Aslında, nasıl diyeyim, madde metninde bir kamusal yarar meselesi gözetilmiş. Mesela şöyle, “ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bilgiyi” diye devam ediyor. Yani bu menfaatler iç dış güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık. Ancak böyle bir imla ile o “menfaat alanları”nı “ve” ile birbirine bağladığınız zaman hukuken çok temel bir mesele karşınıza çıkar. Zira söz dizimi bakımından “ve” bağlacını kullandığınız zaman bunların tümünün bir arada aranması gerekir. Demek istediğim şu, özen meselesi; bir yasama faaliyetinin ne ölçüde özenli olduğu meselesi. Bu hukuk fakültelerinin ilk sınıfında öğretilen bir konudur ve o cümlede “veya” bağlacı kullanılmalıydı, değil mi? Çünkü “ve” denmesi bütün o üç değerin birlikte aranıyor anlamına gelir. O zaman o hükmü hiç uygulayamazsınız zaten.
Bu bir tarafa, şu var, kanun ifadesinde “kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse” diyor. Kamu barışını bozmaya elverişli kısmında, kamu barışı kavramı bir ön kabul. Zaten kamusal ilişkilerimiz anlamında bir barış halinde yaşıyoruz gibi bir ön kabul var. Bu öyle midir, değil midir? Bu daha politik bir tartışmayı açabilir tabii. Hadi bunu bir tarafa bırakıyorum, hukuken baktığınız zaman bu hükme dayalı olarak bir adli işlem ve dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı bir adli işlem yaptığınız zaman, aslında onu yapan yetkili merciin yani yargının, kamu barışını bozmaya elverişliliğin nasıl gerçekleştiğini de ortaya koyması lazım. Çünkü, aksi takdirde, herkes bir biçimde kamu barışını bozma ithamıyla karşı karşıya kalabilir. Nasıl bozuldu kamu barışı? Ne oldu mesela? Somut olgularla ve delillerle bunun desteklenmeye muhtaç bir mesele olduğunu, sadece ben söylemiyorum, ceza hukukçuları da bunu böyle söylüyorlar. Dolayısıyla o elverişliliğin nasıl gerçekleştiğinin ortaya konulması lazım.
Bunun dışında, “saik” meselesi. Saik kavramı niyet okuma gibi bir duruma yol açar. Bir motif, bir saik var. Böyle bir saikle, bir güdüyle, dolayısıyla bir dürtüyle hareket ediyorsunuz. Ama saiki nasıl ölçersiniz? Ancak olgularla ölçersiniz. Dolayısıyla saik yerine, belki “amaç” ya da “hedef” gibi terimler kullanılması gerekirdi, böyle bir amaca varmak üzere. O zaman elverişli mi o amaca varmak için gerçekleştirilen sözler, eylemler bunun değerlendirilmesi mümkün olabilir. Ama olguyu bir ara bırakıp da saike yöneliyorsanız, o biraz niyet okuma gibi bir duruma giriyor. “Zaten bunun niyeti belli, niyeti bozuk. Yani böyle bir saik içinde hareket etmiş.” diyorsunuz. Ama onu siz varsayamazsınız. İnsanı böyle bir aletin içine oturup da yalan makinesi gibi, bunun saikini ölçelim, işte ha şu çıktı, demek değil mesele. Olgulardan hareket etmeniz gerekecektir.
Peki bu durumda biz, o kamu düzeninin barışını bozmaya elverişlilik meselesinin olgularla temelden ilgili olduğunu kabul ediyorsak, ki hukuken öyle olması gerekir, ama buna rağmen bunu hiçe sayıyorsak ve buna bir önem vermiyorsak (alınan adli işlemlerde veya verilen kararlarda, özellikle hürriyeti bağlayıcı kararlarda), o zaman olguları dikkate almamış olmaz mıyız? Bu da günümüzde çok temel bir mesele aslında. Hatta bugünün toplumu için, sadece Türkiye için söylemiyorum, genelde tartışılan bir meseledir; “olgu sonrası bir toplumda mı yaşıyoruz” sorusuyla bağlantılı tartışma var. Bu tabii “hakikat sonrası” tartışmasıyla da bağlantılıdır. Yani olgusal hakikat sonrası ya da onun ötesi dediğiniz zaman, onların hiçbirine kıymet vermeyip, itibar etmeyip, işte saik diye soyut bir tehlike tehdidinden söz ederek bir hükme varma meselesi ortaya çıkabiliyor. Bu yasa hükmünün böyle bir riski var. Bu tabii neye yol açıyor? Hukuken baktığınız zaman, aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uygulaması açısından da, legal certainty yani yasal kesinlik veya hukuken kesinlik denen mesele. Dolayısıyla siz ne yaptığınız zaman hukuka aykırı davranmış kabul edilebilirsiniz testinin, o hükmü okuduğunuz zaman da anlaşılabilmesi lazım. Kamu düzeninin bozulması meselesi veyahut diğer örnekler, genel sağlık veya iç ve dış güvenliğin sarsılması; bunların sadece bu kadar soyut bir tehlike suçu halinde tanımlanmış olması, demokratik toplum esasını dikkate alarak işin büyük ölçüde uygulamada netleştirilmesi gibi bir yere götürüyor işi. Uygulamada tamamen demokratik ilkelere uygun, tartıştığımız gibi bir değerlendirme yapmaksızın veya gerekli özeni göstermeksizin bir sonuca varıldığı zaman da hakkın ihlaline varacak bir yere gitmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Gerekçesine baktım o hükmün, gerekçesinde çok şık ve şatafatlı kavramlar da kullanılmış sosyal ve siyasi tarih açısından da dikkate alınabilecek. Mesela “fikirler pazarı” terimi, yani İngilizcesiyle marketplace of ideas. John Stuart Mill'in özgürlükle ilgili kitabında kullandığı bir terim, birkaç yüz yıl öncesinde. Siz sahte birtakım bilgiler ortaya koyduğunuz zaman, o fikirler pazarı içerisinde -buna böyle bir meta gibi baktığınız zaman, çünkü John Stuart Mill'in biraz da böyle piyasacı bir meta üzerinden bakma tavrı var ekonomik anlamda- kastedilen şu, iyi mal kötü malı ya da iyi ürün kötü ürünü defeder, kovar. Yani piyasa aktörleri iyi ürünü alır, kötü ürünü almaz ya da iyi ürün kalıcıdır, yararlıdır ama kötü ürün böyle bir güce sahip, böyle bir niteliğe sahip değildir, o zaten tasfiye olur. Piyasa onu tasfiye eder. Dolayısıyla oradaki meselede fikir pazarı dediğiniz zaman, aslında “bırakın serbest kalsın ve devlet müdahale etmesin” diyorsunuz. O piyasada ekonomi açısından da düşündüğünüz zaman, güçlü para, güçsüz para vs. ya da kur piyasasında veya diğer finans piyasalarındaki o liberal, şimdi daha neoliberal bakış içerisinde bir serbest piyasa ortamını düşünün.
Peki fikirler açısından bu böyleyse, o zaman fikirlerin serbest dolaşımı meselesini aslında sınırlamak üzere, fikirler pazarı gibi bir kavramı gerekçede kullanıyorsunuz. Ama aslında o fikirler pazarı kavramının özü ve mantığı bunun tam zıttı. Yani bırakın serbest olarak bütün o fikri ürünler ortalıkta dolaşsın, iyi olan zaten kalıcı olacak ve seçilecektir; diğeri tasfiye olacaktır, silinecektir, diskalifiye olacaktır.
Öyleyse burada haksız veya gerçek dışı fikirler meselesi olgularla birlikte düşünülmesi gereken bir meseledir. Tabii ifade özgürlüğü sınırlanabilen bir özgürlük, bunu reddetmiyoruz. Gerçekten de mesela bir sinemada, tiyatroda, konserde birisinin kalkıp “yangın var” diye bağırması bir ifade özgürlüğü değildir sonuçta. Bunun ortaya çıkaracağı bir risk vardır. Veyahut bir salgın hastalık döneminde “ölü sayısı bir milyonu geçti” gibi bir iddiayı yayarak, şu şehirde bu kadar kişi öldü veya buraya yayılıyor gibi bir algı yaratmak, “yarın bilmem nerede deprem olacak” gibi dayanaksız ifadeler tabii ki sınırlandırılabilir veyahut da gerçekle bağdaşmadığı üzerinden karşı bir söylemle karşılaşabilir. Ama onun dışında, olgulara temas eden bir açıklama yapılmışsa bunun tespiti kolay, yani olgularla ilgilisiniz. Ama hükmün kendisi olgulara çok özen göstermeyen bir yaklaşım içerisinde, soyut bir denklem kurduğu için olguların berhava olması ve dolayısıyla tamamen saik üzerinden birtakım kişileri, iyi ve kötü, bana yakın ya da muhalif ya da o siyasi ortamın gerilimi içerisinde karşı tarafın lehine birtakım avantajlı olabilecek sözler sarf eden bir aktör olarak görüp, onu böyle bir “saik” ile nitelendirip, o siyasi oyun içerisinde nötralize etmek işten bile değildir.
Öte yandan şu da var, bu konu TCK 301. madde bağlamında da değerlendirilebilirdi. Ceza Kanunu'nun, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, devletin kurum ve organlarını aşağılamak”. TCK 301'de bir değişiklik yapıldı, yurt dışında yapılan konuşmalar ağırlaştırıcı bir neden kabul ediliyordu, onu kaldırdılar. Yani dolayısıyla buradan çıkarılan anlam şu, yurt dışında da yurt içinde de yapılan ifade açıklamalarının genel ifade özgürlüğü kıstasları bağlamında değerlendirilmesi ön kabulü vardır diye düşünmemiz gerekiyor. Bunun da altını çizmek ihtiyacı hissettim.
Nis: Toplumsal hareketlerin, daha eşit ve özgür bir yaşam mücadelesinde uluslararası kurumlarla kurduğu ilişkiler, çoğu zaman hem dayanışma hem de meşruiyet inşası işlevi görüyor. Sizce bu kurumlar, Türkiye gibi otoriter eğilimlerin güçlendiği bağlamlarda, bu hareketlere hangi somut ve etkili destek biçimlerini sunabilir?
Turgut Tarhanlı: Somut ve etkili bir desteği sunması gerekir açıkçası ama bunun yolu nedir derseniz belli mekanizmalar var. Ama öncesinde de temas ettiğim gibi bu tür iddiaların yerelde çözülmesi gerekir meselesinin aslında bir başka nedeni daha var. Her ne kadar uluslararası örgütler bünyesinde bir çözüm bulmaya çalışmak, hak arama çabası içine girmek önemli, değerli ve vazgeçilmez ise de her şeye rağmen o merci de sizin bulunduğunuz yereldeki ilişkiler karşısında bir mesafe içinde davranan bir mercidir. Yani yereldeki ilişkilerin dokusuna hâkim olabilmesi kendisine sunulan bilgiler veya kendisinin bu konuda gösterdiği çabalar sonucu elde ettiği veriler üzerinden teşhis edilmeye çalışılır. Bu anlamda bir hakikate erişme gayretinin, bireysel ve kurumsal olarak, isabetli ve etkili bir hukuki irade oluşturduğunu düşünüyorum.
Öte yandan bugün özellikle karşı karşıya kaldığımız bir hukuki yükümlülüğe riayet etmeme meselesi, -ihlal tespitlerini umursamama halini kastediyorum- karşılığında yapacağınız en ileri hamle o ilişkiyi ve bağı koparmak olabilir. O zaman da şöyle bir durum çıkıyor ortaya, buna maruz kalan üye devleti rejim dışında bırakmış oluyorsunuz. İnsan hakları hukuku ve bunun uluslararası koruma mantığı içerisinde aslında olabildiğince içte tutma gibi, örtülü demeyeyim ama bir irade de var aslında. Dolayısıyla açık ya da örtülü böyle bir irade de var. Bu bir anlamda bir esnekliğe yol açabiliyor ama bu esnekliğin bir pörsüme haline gelmemesi lazım. Yani etkili bir çabayı sürdürmek, ilişkiyi koparmamak -bu mümkün olabiliyorsa şayet- fakat belli bir esnekliği de gözetmek gerekebiliyor. Bu dengeyi kuramıyorsanız o zaman o uluslararası merciin bir anlamda etkisini de örselemiş olabilirsiniz.
O bakımdan ben mesela Avrupa Konseyi bünyesinde de bunun dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bireysel olarak tabii ki bu söylediğim, o vakayla ilgili paylaştığım açıklamalar yapılıyor sözcüler veya kongre başkanları tarafından. Bunlar dikkate değer tabii ki, diplomatik olarak da kaydediliyor, kayıtlarda yer alıyor. Fakat yaptırımsal anlamda veya zorlayıcı bir mekanizma olarak bunun dikkate alınması meselesinin sadece ilkesel bir saygı gereği değil, aynı zamanda bir bedelinin olduğunun da ortaya konulması lazım. O bedel mutlaka maddi bir karşılık ifade etmeyebilir ama o maddi karşılık değilse, o bedeli ödemek zorunda kalan taraf, yani ulusal otoritenin aslında “ben o bedeli öderim” pervasızlığı içinde bir davranışa meyletmesi halinde nasıl hareket edeceksiniz? Bugün, bu temel bir sorudur bence. Rusya'nın Avrupa Konseyi’nden çekilmesi örneği, “Ben bu bedeli ödemek istemiyorum. Çekilirim ve elimi serbest bırakmak istiyorum” anlamına gelir, mesela. Başka örnekler de görüyoruz, ABD'nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne karşı gösterdiği tamamen muhalif tavır, hatta belli savcılara ve Mahkeme personeline karşı yaptırımlar uygulanması meselesi gibi. O bakımdan hassas bir denge var ortada. Avrupa'da mesela özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin bir kısmında Batı Avrupa'yı itham eden açıklamalar duyuluyor. İnsan hakları meselelerinin Batı Avrupa'nın sömürgeci devletlerinin tarih boyunca taşıdıkları o yükün günahının çıkartılması bakımından bir anlam taşıdığı, oysa kendilerinin böyle bir sömürgecilik mazisine sahip olmadıkları için “insan haklarına saygı gösterme politikaları bizi çok da fazla bağlamaz” diyen Doğu Avrupa temsilcileri var. Mazinizde sömürgecilik olmayabilir ama bu sizin bugünün rejimi ve değerleri içerisinde davranmaktan muaf olmanız gibi bir sonuç da doğurmaz. Yani bir anlamda hukuk - politika çarpışması, çatışması burada da kendini gösteriyor aslında.
Türkiye Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi bünyesinde aslında izlemeye tabi tutulmuş bir üye devlettir. Özellikle de yerel yönetimlere yönelik uygulamaları nedeniyle. Son olayları kastetmiyorum, 19 Mart’tan öncekileri kastediyorum. Özellikle Kürt illerindeki müdahaleler sonucu ortaya getirilen ve Türkiye delegasyonunun o partilere mensup üyelerinin de dile getirdiği sorunlar nedeniyle Kongre tarafından bir izlemeye tabi tutulmuştu. Tabii o bakımdan böyle bir toplantının yapılması sırasında dile getirilen ve Enes'in konuşmasında da vurgulanan mesele yerel yönetimlerle bağlantılı ve yerel yönetimlerin özerkliği veyahut belli anlamda işlevlerini yerine getirmelerine yönelik bir müdahalenin şu ya da bu gerekçe ile ortaya konulması karşısında gösterilen tepkinin kendisi aslında yerel yönetimler sorunuyla doğrudan ilgilidir. Bu konuda bu tepkiyi önlemeye yönelik olarak kamu otoritesinin kuvvete başvurması biçimi ise yine yerel yönetimler hakkı anlamında, katılım hakkı bağlamında, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlükleri dahil olmak üzere, o tepkinin dile getirilme biçimlerine ilişkin olgusal örnekleri sergileyen bir konuşmadır düşüncesindeyim. Böyle bakıldığı zaman, o konuşmanın olgulara bağlı olduğunu ve dolayısıyla Kongre'nin de hem gündeminde hem de yetki alanı içerisinde bulunan tematik bir uyumu olduğunu söylemek mümkündür.
Nis: Bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Turgut Tarhanlı: Avrupa Konseyi'nin terminolojisini de kullanmak gerekirse, “siyasetin gençleştirilmesi” ufkuna yönelik çabalarının etkili bir biçimde sürdürülmesi konusundaki azimlerini korumalarını söylerim. Bence çok değerli bir katkıdır bu.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.