
Kadın cinayetleri ve LGBTİ+’lara yönelik nefret politikalarının artışı, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme ile doğrudan bağlantılıdır.
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin sekizinci röportajını ÜniKuir gönüllüsü Şerife, Eren Keskin'le gerçekleştirdi.
Şerife: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
Eren Keskin: Ben Avukat Eren Keskin, İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanıyım. Kurulduğundan bu yana İnsan Hakları Derneği’nde İstanbul Şube Başkanlığı, Genel Başkan Yardımcılığı ve bugün de Eş Başkanlık yapmaktayım. Aynı zamanda devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye maruz kalan kadınlara ücretsiz hukuki yardım verdiğimiz bir hukuk bürosunun da kurucularındanım. İnsan hakları mücadelesine 1989 yılında başladım. O günden bu yana da hiç aralıksız mücadelenin içindeyim. Defalarca yargılandım. İki kez silahlı saldırı yaşadım. Şu anda da hakkımda Özgür Gündem gazetesinde 2013–2016 yıllarında Genel Yayın Yönetmeni olarak gazetenin hanesinde adım yazdığı için 143 dava açıldı. Örgüt üyeliğinden, propagandadan, cumhurbaşkanına hakaretten toplam 26 yıl 9 ay hapis cezam var. Şu anda Yargıtay’da, her an kesinleşmesi mümkün. Sekiz yıldır da yurt dışına çıkamıyorum.
Şerife: Hasta mahpusların durumu, kamuoyunun konuya ilgisi, hapishanelerde tecrit uygulamaları ve adil yargılanma hakkı bağlamında 19 Mart sonrası sürece dair gözlemlerinizi paylaşabilir misiniz?
Eren Keskin: Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan itibaren maalesef ki bir hukuk devleti değil; militer bir cumhuriyet, tek kimliği kabul etmiş, Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel almış, militer bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Çeşitli darbe süreçleriyle bugüne kadar geldik. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aynı zamanda uluslararası sözleşmeleri kendi anayasasıyla, yani iç hukukun üzerinde tuttuğunu kabul etmiş olmasına rağmen bir hukuk devleti olmadığından imzaladığı uluslararası tüm sözleşmeleri ihlal etmektedir. İfade ve örgütlenme özgürlüğü önünde büyük engeller var. Bunun dışında işkence, cezaevlerindeki hak ihlalleri, kadına yönelik şiddet, ifade özgürlüğü gibi hep bildiğimiz ihlal alanları söz konusu.
Bugün de hasta mahpuslar sorunu son derece önemli. 19 Mart’tan sonra özellikle daha görünür oldu ama bu maalesef ki sadece CHP belediyelerinden alınan kişiler için daha çok konuşulmaya başlandı. Ama coğrafyamızda her zaman çok sayıda hasta mahpus var. İHD verilerine göre şu anda 1.412 tane hasta mahpus cezaevlerinde. Maalesef ki Türkiye’de gerek işkencenin belgelenmesinde gerekse hasta mahpusların durumunun belgelenmesinde tek yetkili kurum Adli Tıp. Adli Tıp bir resmi bilirkişi, yani siyasal iradeye tümüyle bağlı bir kurum. Bu nedenle de bağımsız değil; raporları da istenen tipte, gerçeğe uygun olmuyor.
Bugün 19 Mart süreci ile birlikte bunu toplumun tüm kesimleri çok net, açık olarak görüyorlar. En görünen örneği de Murat Çalık örneği. Murat Çalık, kanser hastası ve kanser hastalığının tekrar etme ihtimalinin çok yüksek olduğu bir kişi olmasına rağmen ve tutuklu olmasına rağmen -yani tutuklu bir kişi için Adli Tıp raporuna gerek yok, hastane doktor raporları yeterli olmasına rağmen- Adli Tıp “cezaevinde kalabilir” raporu veriyor. Bu, şimdi bu kadar görünür oldu. Dediğim gibi ama hasta mahpuslar sorunu her zaman vardı.
Şerife: Bugün artık hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de son on yılda sokağın ve aktivizmin öznesi kadınlar ve LGBTI+’lar. Bu bağlamda cishet erkek olmayan öznelerin, gözaltı ve tutuklanma süreçlerinde maruz kaldıkları hak ihlalleri nerede duruyor?
Eren Keskin: Coğrafyamızda yerleşik resmî ideoloji maalesef halkı da biçimlendirmiş durumda. Bunu her zaman dile getiriyoruz. Yine de mücadeleyi daima sürdüren, biatsız bir kesim var; bu oran yaklaşık %15–20 civarında. Bu biatsız kesimin önemli bir bölümünü ise kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi oluşturuyor. Bu iki hareketin bu kadar güçlü ve biatsız olmasının en büyük nedeni, yerleşik devlet aklına karşı temelden mücadele eden kesimler olmalarıdır.
Yerleşik ahlak anlayışı, erkek egemen kültür, militer ve feodal akıl öncelikle kadınları ve LGBTİ+’ları hedef alıyor. Bu nedenle en hırsla verilen mücadeleyi bu iki kesim yürütüyor. Tabii ki bu mücadeleyi verirken çok ağır baskılara maruz kalıyorlar. Özellikle LGBTİ+’lar açısından nefret üreten bir devlet aklı söz konusu. Bu, daima böyleydi; ancak son 10 yıldır giderek artan bir nefret politikasıyla karşı karşıyayız.
Devletin tüm alanlarında bu nefret örgütleniyor. Özellikle geçtiğimiz ay Aile Bakanlığı’nın yayınladığı bir metinde, artık toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının bile suç sayılabileceği yazıldı. Bu, çok ümit kırıcı bir durum. Ancak bir yandan da hareketi canlandırıcı bir etki yarattı; çünkü büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Bu nedenle kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin daha da güçlü bir mücadele vereceğini düşünüyorum.
Özellikle sokak eylemleri sırasında hem kadınlar hem de LGBTİ+’lar çok ağır ve hukuksuz saldırılara maruz kalıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, altına imza attığı bütün sözleşmeleri ihlal edercesine işkence uygulamaları yapıyor. En çok kullanılan yöntemlerden biri ters kelepçe. Ters kelepçe, insana büyük acı veren bir işkence biçimi. Hemen hemen herkes bu şekilde gözaltına alınıyor, saatlerce otobüslerde bekletiliyor, aç ve susuz bırakılıyor. Bunun dışında sözlü taciz ve fiili cinsel saldırılar en çok karşılaşılan yöntemler arasında.
Özellikle kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik küçük düşürücü sözlü tacizler yoğun biçimde yaşanıyor. Ayrıca gözaltı süresi boyunca aç bırakma, susuz bırakma, temizlik ve hijyene erişimin engellenmesi gibi çok çeşitli sorunlar ortaya çıkıyor. Çıplak arama ise en başta gelen hak ihlallerinden biridir. Çıplak arama bir işkence biçimidir ve gerek gözaltında gerekse cezaevi girişlerinde dayatılmaktadır. Bunlar, en ciddi ve yaygın karşılaşılan sorunlardır.
Şerife: Mevcut iktidarın hapishaneler ve hapishane rejimi özneleri üzerindeki politikasını meşrulaştırmak için toplumsal düzeyde nasıl bir rıza inşası gerçekleştirdiğini düşünüyorsunuz?
Eren Keskin: İktidar, cezaevlerinde bu kadar insanın olması konusunda toplumsal bir kabul yarattı mı bundan çok emin değilim ama kısmi bir şekilde toplumun bir kesimi bu tutuklamalarla ya hiç ilgilenmiyor ya da haklı kabul ediyor. Bunun en büyük nedeni de toplumun içindeki kutuplaştırma. Yani toplum öylesine kutuplaştırıldı ve özellikle ırkçı milliyetçilik o kadar yaygınlaştırıldı ki toplumun bir kesimi bu tutuklamalarla hiçbir şekilde ilgilenmiyor.
Ama buna benim toplumsal bir rıza demem doğru değil. Çünkü rıza, istekle olunan bir durumdur. Burada bir istek değil, bir dayatma, bir asimilasyon, bir iktidarın dogmalarını kabul ettirme geleneği var. Bunu böyle değerlendiriyorum.
Şerife: Devletin güvenlik odaklı yaklaşımı, ifade özgürlüğü, toplumsal diyalog ve demokrasi kültürü açısından ne tür sonuçlar doğuruyor?
Eren Keskin: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda her zaman güvenlik politikalarını ön planda tutmuş ve çatışmalı süreçleri dayatmış bir devlet politikası yürüttü. Bu, bugün de geçerliliğini koruyor. Bugün örneğin yeni bir barış sürecinden söz ediliyor, değil mi? Bir taraftan bir barış sürecinden söz edilirken bir taraftan da devlet kendi üzerine düşen hiçbir şeyi yerine getirmiyor. Ne yasalarda bir düzeltme ne hasta mahpusların tahliyesi ne siyasi mahpusların serbest bırakılması gibi bir durum söz konusu değil.
Ben, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özellikle düşman yaratma üzerine kurulu bir sistem benimsediğini düşünüyorum. Güvenlik politikalarının bu kadar yerleşik olmasının nedeni de bu. Her zaman bir düşmana ihtiyaç duyup o düşman üzerinden kendi baskıcı, otoriter sistemini meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu sadece bugünün sorunu değil; yani bu sadece AKP ile başlayan bir sorun değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri var olan bir politika. Ama bugün bunu tabii ki daha ağır yaşamaktayız.
Şerife: Tam da bu bağlamda, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından Aile Yılı’nın ilanına iktidarın cinsiyet politikasını nerede duruyor?
Eren Keskin: İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan devlet aslında Türkiye Cumhuriyeti’ydi, 2011 yılında. Çünkü o dönemde Türkiye’deki yerleşik devlet aklı farklı bir proje yürütüyordu; Avrupa Birliği sürecine girmeyi hedefliyordu. Bu nedenle de sözleşme imzalandı. Kaldı ki bu sözleşmenin ortaya çıkmasında, bizim coğrafyamızda verilen mücadelelerin büyük payı vardı. Kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusunda bugüne kadar yazılmış en kapsamlı ve en güçlü sözleşmeydi.
Bu sözleşmenin en önemli maddesi bana göre şuydu. Sözleşme diyordu ki; hiçbir örf, hiçbir adet, hiçbir ahlak anlayışı kadına yönelik şiddetin gerekçesi yapılamaz. Esas olarak toplumsal cinsiyet eşitliğini amaçlayan bir sözleşmeydi. Ancak 2021 yılında devlet aklının değişmesi, ittifak ortaklarının farklılaşmasıyla birlikte Türkiye sözleşmeden imzasını geri çekti. Zaten öncesinde de feodal, erkek egemen ve militer akıl güçlenerek kendisini daha açık bir şekilde ortaya koymuştu. Özellikle cihatçı çevrelerle yapılan anlaşmalar bu süreçte etkili oldu ve Türkiye, sözleşmeden çekildi.
Sözleşmeden imza çekilmesi, kamuoyunda adeta şiddetin meşrulaşması anlamına geldi. Kadına yönelik ya da LGBTİ+’lara yönelik şiddet meşru hale getirildi. Bugün eğer kadın cinayetlerinde ya da LGBTİ+’lara yönelik nefret politikalarında büyük bir artış görüyorsak, bunun kesinlikle İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesiyle sıkı bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.
Şerife: Bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Eren Keskin: Bugün yaratılan baskıcı politikalar ve özellikle ifade özgürlüğü önündeki engellemeler nedeniyle birçok genç ya tutuklandı ya da cezaevine girdiler, çıktılar. Bugün de Enes cezaevinde. Bu tamamen ifade özgürlüğünün ihlali. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin altına imza attığı, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. ve 10. maddelerine tamamen aykırı bir kırılma. Bu konuda toplumsal olarak daha güçlü ses çıkartmak gerekiyor.
Bu arada şunu da söylemek isterim ki Türkiye’de maalesef sivil toplum örgütleri ve sendikaların birçok alanda, özellikle sendikaların birçok konuda yetersiz kaldıklarını görüyoruz. Bu konuları daha çok gündemlerine almaları gerektiği düşüncesindeyim. Teşekkürler.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.