
İlayda Doğa ve Deniz Hatırlatıyor: Asla Yalnız Yürümeyeceksin!
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin dokuzuncu röportajını ÜniKuir gönüllüsü Ezel, İlayda Doğa Karaman ve Deniz Ateşyan'la gerçekleştirdi.
Ezel: Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
İlayda Doğa Karaman: Ben profesyonel yaşantımda avukatlık yapıyorum, hak temelli çalışan bir avukatım. Onun dışında ÜniKuir'de ve birçok sivil toplum örgütünde gönüllü olarak faaliyette bulunuyorum.
Deniz Ateşyan: Ben bir öğrenci ve LGBTİ+ aktivistiyim. Hem okuldaki öğrenci hareketinde hem de Türkiye'deki LGBTİ+ hareketinde 3-4 yıldır aktif bir rol oynamaya çalışıyorum.
Ezel: Enes'in tutuklandığını duyduğunuz an neler hissettiniz ve zihninizden geçen ilk düşünce neydi?
İlayda Doğa Karaman: Enes’in avukatlığını da üstleniyorum. Bu nedenle, Enes’in tutuklandığını öğrendiğimde kendisiyle birlikte Sulh Ceza Hakimliği salonundaydım. O an zihnimde beliren ilk düşünce şaşkınlıktı. Süreç boyunca yöneltilen suçlama nedeniyle, Enes’in özellikle Ankara’da tutuklanma ihtimalinin daha düşük olduğunu öngörmüştük. Çünkü Ankara adliyelerinde bir nebze de olsa daha hukuk temelli kararların alındığını biliyorduk. İstanbul’da soruşturma terör savcılığı tarafından yürütülmüştü; fakat Ankara’da soruşturma, olması gerektiği gibi basın savcılığındaydı. Bu nedenle, durumlarda daha hakkaniyetli ve adaletli bir yaklaşım sergileneceğine dair bir izlenimimiz vardı. Tam da bu sebeple tutuklama kararı açıklandığında büyük bir şok yaşadım. O anda, avukat kimliğimden çok Enes’le birlikte çalışan ve onu yakından tanıyan bir insan olarak durduğumu hissettim. Yaşadığım duygu gerçekten şaşkınlık ve şoktu; hiç beklemediğim bir durumla karşı karşıyaydım.
Sonrasında düşündüğümde, bu şaşkınlığı yaşadığım için kendime de kızdım. Çünkü aslında neyi bekliyorduk? Gerçekten adil bir yaklaşım olacağına inanarak biz de bir tür iyi niyetli saflık mı göstermiştik? O an hiçbir şey düşünemedim, sadece tutuklama kararının gerçekliğini idrak etmek zorunda kaldım. Dolayısıyla, o anı profesyonel bir avukat refleksiyle değil, Enes’le birlikte mücadele veren bir insan olarak yaşadığımı söylemek daha doğru olacaktır. Şok olup kaldım ve bu duyguyu saklayamadım.
Deniz Ateşyan: Enes’le yaşıtız ve bu alanlarda, aynı dertler için aktivizm yaparken tanıdım onu. Artık sıra arkadaşlarımızın yargılanması, gözaltına alınması veya tutuklanması sıklıkla duyduğumuz haberler arasında. Artık demokrasi öyle bir halde ki hepimiz bu risklerle birlikte hareket ediyoruz. Bu haberler gitgide normalleştirilirken Enes’in havalimanında gözaltına alınma haberi benim için yine şok ediciydi. Enes’in tutuklandığını duyduğumda da aynı şoku, aynı korkuyu yeniden hissettim. Bizden buna alışmamız bekleniyor. Ama alışılmıyor. Üstelik demokratik, sosyal ve meşru bir zeminde, Avrupa Konseyi’nde yapılan bir konuşmadan dolayı birinin tutuklanması, artık hiçbir sınır tanımayacaklarının göstergesiydi. Günün sonunda 19 Mart’ta Enes’in söyledikleri aslında hepimizin söyledikleriydi. Bir kişinin özgürlüğünü alarak hepimizi cezalandırmak istediler. Hepimizi sindirmek istiyorlar.
Ezel: ODTÜ’de LGBTİ+’lara kampüste nasıl bir ifade özgürlüğü alanı var ve bu alanın öğrenciler için anlamı nedir? ODTÜ’deki gençlik hareketleri ve LGBTİ+ aktivizmi, ifade özgürlüğü bağlamında nasıl bir rol oynuyor?
Deniz Ateşyan: ODTÜ’de LGBTİ+ Dayanışması 1996’dan beri var. Aslında ilk başta lubunyalar, kütüphanede not bırakarak birbirlerini bulup toplandılar. Hiç kimseden izin almadan, hiçbir resmi süreç başlatmadan bir araya geldikleri ve kendilerine alan açtıkları bir yerdi. Biz de sanırım hâlâ bu mirasla yaşıyoruz. Hareket ne kadar büyüse, ne kadar çok şey kazansak da aslında biraz o yıllardaki anlayışla devam ediyoruz. Belki birilerinin "şans" olarak tanımlayacağı ama aslında ODTÜ’nün güçlü örgütlenme geleneğine dayalı olarak hâlâ özgür bir alan oluşturabiliyoruz. Etkinliklerimizi kampüs içerisinde gerçekleştirebiliyoruz, lubunyaların kendilerini ifade edebileceği alanlar açabiliyoruz, Türkiye gündeminin özellikle kuir ve feminist gündeminin bir parçası olabiliyoruz, tüm gündemlerde lubunyaların da perspektifini duyurabiliyoruz. En azından bunu yapmak için çabalıyoruz. Bu hem LGBTİ+ hareketi içerisinde bizi önemli bir yerde konumlandırıyor hem de öğrenci hareketinin daha kapsayıcı bir hale gelmesi için sorumluluk bindiriyor.
Ezel: Sizin kişisel deneyiminiz üzerinden, bu fikir ve eylem süreci nasıl gelişti? Akademide ve kampüslerde ifade özgürlüğü açısından deneyimleriniz ve düşünceleriniz neler? Eylem süreçlerinde ortaya çıkan fikir ve dayanışma pratikleri, ifade özgürlüğü açısından sizce neyi gösteriyor?
Deniz Ateşyan: Bence biz bir şeyi temsil ediyorsak, ifade özgürlüğü bağlamında sansür edilmek istenen her şeyi temsil ediyoruz. Bu yüzden resmi süreçlere girdiğimizde sürekli engelleniyoruz: Bir sefer rektörlük başvurumuzu “kaybediyor”, bir sefer başvurmadığımızı iddia ediyor, başka bir zamanda da sessizlikle karşılaşıyoruz. Sağ olsunlar, gaslighting ve ghosting uzmanlarıdır kendileri. Yani özetle, gözdağı ve yok sayma yöntemleriyle karşılaşıyoruz. Ama biz alternatif yollar kullanarak, farklı yöntemler deneyerek haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Bu da sansür edilmek istenen her şey gibi, bir şekilde kendini var etmeye yolunu bulur. Etkinliğimiz bir sınıfta yasaklanırsa başka bir sınıfta yapıyoruz; sınıflar kapanırsa açık havada gerçekleştiriyoruz. Merdivenlerimiz beyaza boyanırsa tekrar boyuyoruz, nöbet tutuyoruz. Bu şekilde sürekli bir direnme, sınırları zorlama ve en önemlisi nefrete karşı inat etmekten vazgeçmeme mücadelesi içindeyiz. Kampüste gökkuşağı bayrağının her köşede dalgalanması için çabalıyoruz, lubunyaların korkmadan, güvende hayatlarını dolu dolu yaşaması için.
İfade özgürlüğümüzü tehdit olarak görenlerle karşılaşıyoruz. Doğrudan fiziksel çatışma yaşamıyoruz, çünkü sayıları az, ODTÜ’de karşılık bulmaları zayıf ancak bu bize yapılan nefretin olmadığı anlama gelmiyor. Bu yıl, örneğin, gece yapılan sprey saldırılarını gördük. Doğrudan ifade özgürlüğümüze yönelik bir saldırıydı ama bu, sadece bizlerin daha güçlü tepki vermesine ve daha kalabalık şekilde bir araya gelmemize yol açtı. Hareketin daha da güçlendiğini görebiliyoruz. Saldırıdan bir gün sonra son üç yılda ODTÜ'nün en kalabalık onur yürüyüşlerinden biri yaşandı.
ODTÜ Onur Yürüyüşü’nü örgütleme süreci 2019’dan itibaren her yıl daha da zorlaşan bir süreç haline geldi ama biz her yıl yürüyüşü gerçekleştirdik. Tabi bu, örgütlenme hakkımızın sürekli saldırı altında olduğunu da gösteriyor. Yürüyüşlerden dolayı soruşturmalar, gözaltılar, davalar açıldı. Bu yıl da 2 ve 3 yıl önce gerçekleşmiş yürüyüşlere dava açıldığını gördük. Bu, ifade özgürlüğümüzün ne kadar hedef alındığını gösteriyor. Öte yandan, bu haklardan vazgeçmek istemeyen çok güçlü bir ısrar da var. Bence dünyada sahip olduğumuz en güzel şeylerden biri de bu ısrar. Burada Enes’in yaptığı geliyor aklıma; gençlerin özgürlüğü için sürekli bu kadar cesur örnekler ortaya koyabilmesi, bu ısrarın en önemli göstergelerinden biri. Çok güçlü bir ısrar var ve biz bunu her yıl tekrarlıyoruz. Özetle, yaptığımız şey bu.
Ezel: ODTÜ'deki davalar sürecinde öğrencileri neler bekliyor ve ifade özgürlüğü mücadelesi için geleceğe dair nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?
İlayda Doğa Karaman: Şöyle bence… Açıkçası, bu davalarda, gerek üniversite kampüslerinde gerek şehirlerde gerçekleşen Onur Yürüyüşlerine dair açılan davaların çoğunda beraat kararı veriliyor. Eskişehir’de Onur Yürüyüşü özelinde verilmiş bir cezalandırma hükmü var. Ama son dönemde verilen cezalar da hep iki yılın altında tutulup adli para cezasına çevriliyor ve istinaf sınırının altında kaldığı için kesinleşiyor. Bu durum sadece Onur Yürüyüşleri için değil, genel olarak yargının benimsediği usuli bir tutum.
Bence bu tablo, yargı sisteminin çıkmaza girdiğini gösteriyor. İstinaf ve yargıtay kanun yollarının, ikili inceleme sisteminin çalışmadığını; bunun yerine dosya yükünü azaltmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ama diğer yandan, bir öğrenci için ya da sadece hak savunuculuğu yapan bir insan için, sokakta fikrini söylediği için sicilinde hukuki bir temele dayanmayan bir kesinleşmiş ceza hükmünün bulunması çok ağır sonuçlar doğuruyor. Günün sonunda “Sicilinde bu var mı?” Var. İtiraz edilmesi mümkün olmadığı için kesinleşiyor. AYM’ye taşınabilir, ihlal kararı çıkabilir, belki de çıkmaz. Ama mesleki olarak AİHM’den ihlal kararı çıkacağı beklentim çok daha yüksek.
Fakat bunların bireysel hayatlarımızda somut bir karşılığı olmuyor. Çünkü sonuçta yürüyüş engellenmiş oluyor mu? Evet, oluyor. Beraat alınmazsa sicile işleniyor mu? İşleniyor. Yarın öbür gün, aslında işe alımlarda sorulmaması gereken adli sicil kaydını neredeyse bütün işverenler istiyor. Ve orada bir ceza gözüküyor ve kişi kendini açıklamak zorunda kalıyor. Onur Yürüyüşleri özelinde de bu durum, LGBTİ+ olup olmadığına dair doğrudan bir sorgulamayla karşı karşıya kalmasına yol açıyor.
Peki, bütün bu süreçler yaşanırken beş yıl sonra AİHM’den ihlal kararı çıksa ve lehimize cüzi bir tazminata hükmedilse, bu bir anlam taşıyor mu? Taşımıyor. Çünkü bireysel hayatlarında ya da hareketi örgütleme çabası içerisinde insanlar başımıza ne gelecek en kötüsü ne olabilir diye sorduğu yerde hukuki bir açıklama yaparken kendilerini hukuki anlamda güvende hissettikleri ya da haklarının koruma altında olduğunu hissettikleri ya da kanunun kendisinin içinde eşit uygulanacağına dair bir güvenilirlikleri kalmıyor. Bu yüzden tabloya baktığımızda genel olarak negatif bir gidiş var.
Sadece tek negatif örnek şu anda Eskişehir üzerinde var. Biz Ankara’da da beraat ile sonuçlanacağını düşünüyoruz. Ama bunu her söylediğimde kafamda şu dönüyor: Enes, Türkiye’ye tutuklanma ihtimali olduğunu bilerek geldi ve biz görüşürken de tutuklanma ihtimalini her zaman değerlendirmiştik, Ankara’da daha düşüktü. Ama günün sonunda Enes tutuklandı. Ve ben buradan insanlara “Arkadaşlar, beraat etme ihtimaliniz daha yüksek. Ankara Onur Yürüyüşü dosyalarında hep beraat alındı. Bu dosyada da beraat olacaktır. Çünkü hukuki şartları taşımıyor.” diyorum. Evet, taşımıyor hukuki şartları yargılamanın yapılması için, ceza verilmesi için. Ama beraat edecekseniz desem ve mahkeme salonunda bir ceza hükmü kurulsa, diyebilecek hiçbir şeyim yok insanlara. Ve ne yazık ki ben de bu sistem içerisinde net bir şey söylemekte olumlu bir yarar göremiyorum. Çünkü net bir durum yok.
Aslında net olan bir şey var. Net olan; yaptığımız her şeyin hukuka uygun olduğu, ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, anayasal haklarımız olduğu. Ama bunlar yargı sistemi içerisinde kabul edilmedi. Ve aslında yargı eliyle, ifade özgürlüğü hakkını kullanmak isteyen ama söyledikleri siyasal iktidarın düşünceleriyle, politikalarıyla uyumlu olmayan kişiler için, yargı artık bir baskı mekanizması haline geldi. Eskiden bu hakkın kullanımı, kolluk eliyle baskılanıyordu, engelleniyordu. Şimdi aynı baskıyı ve engellemeyi yargı eliyle yaşıyoruz.
Adalet beklediğimiz mahkeme salonları, gerekçesiz, hukuka aykırı cezalandırmaların, yıldırma amaçlı baskıların uygulandığı yerlere dönüşmüş durumda. Bu da adalete erişimi herkes için güçleştiriyor. Son zamanlarda gündemde olan “ifşa” tartışmaları da aynı yerden okunabilir. “Neden ifşa ediyor insanlar?” sorusunun bir cevabı olabilir bu. Çünkü sadece ceza yargılamalarında sanıkken değil, tanık olduğumuz, şikayetçi olduğumuz yerlerde de aynı şeyleri tecrübe ediyoruz. Mesela oraya dönüp baktığımızda, insanlar kendilerini istediği kadar ihbar etsin, kendi aleyhlerinde bir soruşturma yürütülsün, orada erkek adalet yine işliyor. Onların lehine işleyip bir anda, o yıllar süren bitmeyen dosyalar çat diye üç celsede bitip beraat kararlarıyla sonuçlanabiliyor. Ve beraat alacaklarından o kadar eminler ki, anlatamam. İşte bu yüzden ben olumlu bir şey söylemekte zorlanıyorum.
Ama söyleyebileceğim şu var: Bu bizi yıldırmamalı. Çünkü çok bariz şekilde yıldırma amaçlı yürütülüyor bu süreçler. Biz birbirimizi tutarak, yan yana durarak bu baskıyı aşabileceğiz. Onur Yürüyüşlerinde de, üniversite kampüslerinde de bu böyle. Böyle olmamalıydı ama bu yürüyüşler organize edilirken A’dan Z’ye güvenlik için neye ihtiyacımız olacak diye düşünülerek planlanıyor. Ve ben biliyorum ki, eylem olan günlerde o gün akşam emniyete gidebiliriz. Bunu sadece ben değil, bu alanda çalışan bütün avukatlar bunu bilerek planlıyor. Ve o yüzden şunu söyleyebiliyorum: Yalnız değilsiniz. Biz de yalnız değiliz. Oraya gittiğimizde işletebileceğimiz mekanizmalarımız var. Birbirimize destek olabildiğimiz sürece bu baskıyı aşabiliriz. Çünkü bütün bu olumsuzlukları anlatınca insanların aklında şu soru kalıyor: “Ne yapıyoruz, neden yapıyoruz?” İşte tam da bu yüzden yapıyoruz. Çünkü yan yana olduğumuzda kolaylaşıyor. Birbirimizin çaresiyiz. Enes için de öyle. Tutuklama kararı sonrası hapsedildi, iletişim kuramayacağı bir yerde. Ama biz avukatlar aracılığıyla da olsa iletişimi canlı tutmaya çalışıyoruz. O engelin aşılması için yanındayız. Çünkü birbirimizin çaresiyiz ve birbirimiz için buradayız.
Deniz Ateşyan: Bence iktidar şunu kaçırıyor: Birçok şeye karşı savaş açtıklarında, bizi sindirmek için bir şeyler yapmaya çalıştıklarında belki geçici sonuçlar alabiliyorlar. Ancak burada bir varoluş mücadelesi var. Yani, bizim hiçbir şekilde vazgeçmemizin söz konusu olamayacağı bir dava var. O yüzden istediklerini yapsınlar. Bizim için “Asla yalnız yürümeyeceksin” gibi bir sloganın yasak olması söz konusu olamaz. Bu yıl bunu iddianamede gördüğümüzde, sadece bunu düşündük. Ve gerçekten, İlayda’nın da söylediği gibi, biz birbirimize sahip çıktığımızı görüyoruz. Çünkü şiddet ne kadar artarsa, ona karşı direniş de o kadar artıyor. İktidarın bize açtığı bu savaş, bizi sadece daha fazla birbirimize sahip çıkmaya ve daha fazla birbirimizin arkasında durmaya itiyor.
Ezel: Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
İlayda Doğa Karaman: Özellikle 19 Mart olayları yaşanırken bunu fark ettim. Şimdi mesleğin 6. yılındayım ben de ama mesleğe girdiğimde hep benden daha büyük birileri vardı ve herkesin bildiği, gördüğü, alıştığı bir sistem vardı. 19 Mart olaylarıyla birlikte jenerasyon artık daha gençleştiği bir yerdeyiz. Üniversitelerin hayatlarında yeni yeni karşılaştıkları yerlerdeyiz. Bunu söyleyeceğimi düşünmüyordum ama benim yaşadığım dönemde de ifade özgürlüğü daha erişilebilir bir yerdeydi ve bu mümkün, mümkün olmayan bir şey değil. İlk defa sokaklara çıkanlar için bu sizin için ilk defa olabilir ama Türkiye’de ilk defa yaşanmış bir şey değil. Ve burada hazır olan insanlar var, bunun için hazırlıklı olan insanlar var ve başınıza bir şey geldiğinde yanınızda olmak için hazır olan insanlar var. Buradaki hazırlıktan kastım bu.
O yüzden sokağa çıktığınızda kimsenin yalnız olmadığını hatırlaması gerektiğini düşünüyorum ben. Feminist Gece Yürüyüşü’nde bir pankart vardı ve her zaman böyle olduğunu düşünüyorum: Eğer karanlıktan korkarsan, bu kalabalığı hatırla. Bu kalabalık tahmin ettiğinizden ve düşündüğünüzden daha geniş bir kalabalık ve o yüzden hiçbirimizin korkmaması gerektiğini, birbirimize sarılması gerektiğini, birbirimizi kucaklaması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapmanın binbir türlü yolu var. Her gün herkes sokağa çıkmak zorunda değil ama kendimizi ifade etmenin, bu etkinlikleri farklı platformlara taşımanın bambaşka yolları var. Bu şekilde her yeri tutabilmesi mümkün değil. Bu kadar baskıcı olsa da, her yeri tutabilmesi mümkün değil bir iktidar sisteminin. Sistemin her zaman bir açığı vardır. Önemli olan biz birbiriyle araya gelelim. Oradaki o açığı hep birlikte görürüz. Zaten onların alıştıklarına meydan okuyan ve ezberlerini bozan bir tarihimiz ve mücadele biçimimiz var. Bunu unutmamak gerek. O kalabalığı ve geçmişimizdeki tarihi, umutsuzluğa kapıldığımızda oralara dönüp bakmalarını herkese öneririm. Ben de öyle yapıyorum hala. Ben de öyle güç buluyorum. Biliyorum. Çünkü bunları hep birlikte aşacağız.
Deniz Ateşyan: Ben korkuyorum. Bunun farkındayım ve bunu itiraf etmekten çekinmiyorum. Ama gerçekten çok büyük bir potansiyelimiz var. 19 Mart protestolarındaki sokaktaki kalabalığı hatırladıkça, ne kadar umut olduğunu, gitgide ne kadar kalabalıklaştığımızı ve Enes’in de dediği gibi “Artık yeter!” noktasında olduğumuzu fark ediyorum. Bu güç bana güven veriyor. Bunun sonunun çok güzel olacağına inanıyorum. Öncesinde nasıl olduysa, tekrar bu sokaklarda, İstiklal’de özgürce yürüyeceğimize yürekten inanıyorum. Birinin “Neredesin aşkım?” diye haykırdığında, birilerinin “Buradayım aşkım!” diye cevap vereceğinden hiçbir şüphem yok, bunun verdiği güçle ayakta kalabiliyoruz.