
İrfan Değirmenci: Gençler hayal edecek, cesaret edecek; biz önlerini açacağız. Enes’in tutukluluğu ifade özgürlüğü ihlalidir. Yan yana duracağız.
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin onuncu röportajını ÜniKuir gönüllüsü Ezel, İrfan Değirmenci'yle gerçekleştirdi.
Ezel: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Türkiyeli özgürlük isteyen gençler sizin için ne ifade ediyor?
İrfan: Gençlik ve özgürlük yan yana çok çok güzel tınlayan iki kelime. Bugün (söyleşinin yapıldığı gün) 12 Ağustos, Uluslararası Gençlik Günü. Ayrımcılık ve şiddet karşısında yaşam mücadelesi veriyor bu ülkede gençler, özellikle LGBTİ+ gençler. Ve hepsinin yanında olduğumu bir kez daha söylemek istiyorum. El ele birlikte bir mücadeleyi yürütüyoruz. Bu çok onurlu bir mücadele. Onlardan güç alıyorum ben de. Ve umarım onlara da güç verebiliyorumdur yaptıklarımla, söylediklerimle, yazdıklarımla, çizdiklerimle.
Ezel: Enes'in tutuklandığını duyduğunuz an, hem bir gazeteci hem de bir hak savunucusu olarak zihninizden geçen ilk düşünce neydi, neler hissettiniz?
İrfan: Enes çok doğru bir şey yaptı. Suç işlemedi. Enes Hocaoğulları LGBTİ+ hakları aktivisti ve gençlik hakları savunucusu ve Türkiye'nin gurur duyması gereken isimlerden biri. Enes, 19 Mart sürecinde ilk günden beri özgürlük için, adalet için, hak, hukuk diyerek kampüslerine sığmayan, sokaklara, meydanlara, caddelere taşan, tepkilerini dile getiren, daha özgür, daha adil bir yarınlar istiyoruz diyen gençlerin de sözcüsü oldu. Ben de ilk günden beri o gençlerin yanındaydım. Hem Ankara'da, ODTÜ'de, Hacettepe'de, hem İstanbul'da polis barikatını yıkan gençlerle birlikte attı yüreğimiz. Ve bu haykırışın da dünyada ses getireceğini biliyorduk zaten. Ki tüm gençler için demokratik haklar ve özgürlükler talep etmek her şeyden evvel bir ödev, bir görev, yani bu suç değil, bunu suç haline getirmelerine izin vermeyeceğiz.
Türkiye'nin imzacısı olduğu Uluslararası İnsan Hakları belgeleri var. O belgeler gereği de bu haklar güvence altına alınmış durumda. Türkiye'yi, ülkemizi yönetenleri altına imza attığımız belgelere sahip çıkmaya davet ediyoruz sadece. İlk günden beri sadece oy verdiği belediye başkanının önce diplomasının geçersiz hale getirilmesi ardından cezaevine atılmasıyla başlayan itirazlar, sadece o belediye başkanının özelinde değil, genel olarak hepimizin okuduğumuz üniversitelerden aldığımız belgelere sahip çıkmak, eğitim aklımıza sahip çıkmak, yaşamımıza sahip çıkmak, geleceğimize sahip çıkmak, yaşam tarzımıza sahip çıkmakla ilgili bir kaygısının sokağa taştığını görüyoruz. Ve bu suç haline, kriminalize edilerek suç haline getirilmeye çalışılıyor.
İlk günden beri bu mücadeleyi en ön saflarda veren gençlerin elinde bir gökkuşağı var ve bu gökkuşağından korkuyorlar, onu yasaklamaya çalışıyorlar. İstanbul Onur Yürüyüşü'nde gördük, yürüyüşe katılma potansiyeli taşıdığı için gözaltına alınanlar oldu. İstanbul Onur Yürüyüşü'nün duruşmasında gördük, ortada bir suç olmadığı için ilk duruşmadan serbest bırakılacakları belliydi arkadaşlarımızın ama gözaltına almayı bifiil cezalandırma haline getirmeye çalışıyorlar. Ve duruşmayı takip etmeye giden gençlerin birinin üzerindeki tişörtte işte “all the cool girls are lesbians (havalı kızların hepsi lezbiyen)” yazılı. Bunu suç haline getirmeye çalışıyorlar, alıkoyuyorlar, görünmez kılmaya çalışıyorlar, görünürlüğümüzü engellemeye çalışıyorlar. Ve bunca baskıya karşı bir sesin yükselmesi gerekiyor, bir tepkinin yükselmesi gerekiyor. İnsanların varoluşunu kriminalize etmeye çalışıyorlar. Hal böyleyken etki tepki meselesi, gençler de her buldukları platformda bunu dile getiriyorlar ve dayanışma çağrısında bulunuyorlar haklı olarak. Ve sadece bunu gençlere de bırakamayız elbette. Hani evet çok güzel, Z kuşağı tepkisini ortaya koyuyor. Peki Y kuşağı, peki daha önce doğanlar? Yani bu ülkede benzer hakları talep edenler ve başına daha evvel iş gelmiş olanlar “Biz vazgeçtik, Biz artık bunun peşini bırakıp bıraktık” deyip oturacak mıyız? Yani kapımızın çalınmasını mı bekleyeceğiz? Kapımızın çalınmasını bir gün hepimizin var oluşumuzdan dolayı suçlu ilan edilip alınıp götürülmesini mi bekleyeceğiz? Bunu bekleyecek değiliz. O yüzden ses yükselten tüm gençlere Enes Hocaoğulları nezdinde teşekkür etmek istiyorum. Ve bir kez daha altın çizmek istiyorum. Yalnız değiller, yalnız olmadıklarını bilsinler.
Ezel: İfade özgürlüğünün sınırlarını tartışırken, medyanın ve sosyal medyanın bu sınırların belirlenmesinde oynadığı rolü nasıl görüyorsunuz? Özellikle dezenformasyonun artışı bu dengeyi nasıl zorluyor?
İrfan: Şimdi bir kanaat geliştirmek için herhangi bir konuyla ilgili ya da kişiyle ilgili kanaat geliştirmek için belli küçük kodları kullanıyorlar sosyal medyada, damgalayabiliyorlar, linç edebiliyorlar. Özünü, işin içeriğini bilmeden ya da söylenen sözün içeriğini bilmeden yerden yere vurabiliyorlar. Şunu bilsinler. Bir kez daha altını çiziyorum: Bugün zaten 17 Mayıs Derneği'nin de, ÜniKuir'in de, Kaos GL'nin de, biz Türkiye İşçi Partisi LGBTİ Bürosu'nun da, -ben içindeyim bu mücadelenin- sahiplendiği bir kamuoyu duyurusu var. Türkiye'nin de imzacısı olduğu uluslararası belgeler var. Bir kez daha altını çizeceğim. İnsan Hakları Evrensel Beyanamesi'nin 19. Maddesi: Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğü hakkı vardır diyor. Bu hak müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırları gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar diyor. Altında imzamız var. Yine Birleşmiş Milletler'in insan hakları savunucularının korunması bildirgesi madde 1: Herkesin bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte ulusal ve uluslararası düzeyde insan haklarının ve temel özgürlüklerinin korunmasını ve gerçekleştirilmesini geliştirme hakkı vardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi aynı şekilde. Tüm bu sözleşmelerin tarafıyız biz, yokmuş gibi davranamayız.
Bizim sahip çıkmaya çalıştığımız şey herkesin -hoşuna gitmese de- görüşünü dile getirebilmesi, ifade edebilmesi. Ve özellikle bu ülkede gençlerin ve LGBTİ+ gençlerin sesini kısmaya yönelik tüm girişimlerin derhal son bulması gerekiyor. Sosyal medyada yazılıp çizilen şeylere bakmayınız. Sıfır takipçili hiç paylaşımı olmayan Instagram hesaplarından son 2 aydır kusmuk emojisi alıyorum. Lut Kavmi göndermeleri geliyor. Kendi hayatlarına bakmadan bizim hayatımızı yaftalamaya ve kriminalize etmeye çalışıyorlar. Benim herhangi bir paylaşımımın altına Emniyet Genel Müdürlüğü'nü etiketliyorlar. Ve hiç aklınıza gelmeyecek 80'lerde kaldığını düşündüğüm homofobik küfürlerle, kadın düşmanı, mizojinik homofobik küfürlerle bana yazıyorlar. 30 yıldır gözlerinin önünde haber sunan beni son 2 yıldır yürüttüğüm, kamuoyunun önünde açıkça yürüttüğüm LGBTİ hakları mücadelesinden dolayı hedef haline getirmeye çalışıyorlar. Benim yurt dışına çıkışım yasak. Adli kontrol kararıyla beni serbest bıraktılar. Neden? Haziran ayında, Onur ayımızda, İstanbul'da bir parkta, Haziran'da da yalnız değilsiniz temalı bir etkinlik, bir söyleşi düzenlemeye çalıştığım için. Söyleşiyi dinlemeye gelen 46 kişiyi gözaltına aldılar. Biz 24 saat gözaltında tutulduk. Ve mahkememiz daha sonra görülecek. Bize adli kontrol şartıyla serbestsiniz denildi. Benim yurt dışına çıkışım yasaklandı. Niye? Sadece bir parkta toplanıp konuşuyoruz diye. Suç olarak istisnat ettikleri tek şey de, neden “Neredesin aşkım?” diye bağırdın sorusuydu. Biz o parkta neredesin aşkım, buradayım aşkım diye bağırdık. Bu suç değil, trajikomik bile deseniz değil. Aşkını arayan insanları, birbirini arayan, birbirinden destek arayan insanları siz potansiyel suçsuzluk göremezsiniz. Bu yolun sonu yol değildir. Bu yolun sonunda bizim çatılardan atılarak öldürülmemizi reva gören Taliban zihniyeti vardır. Bu yolun sonu oraya çıkmayacaktır bu ülkede.
Ülke hepimizin ülkesidir. Ve ben artık 48 yaşındayım. En azından bundan sonraki yarım asır boyunca, 50 yıl boyunca bu ülkede eğer ömrüm yeterse bunu yapmalarına müsaade etmeyecek mücadele azmine de sahibim. Tıpkı Enes gibi, tıpkı sizler gibi. Üniversite kampüslerinde hem üniversitesi için, hem ülkesi için, yurdu için söz söyleyen, haykıran gençler gibi. Burayı yurt edinme hakkımız vardır. Bir kez daha altın çizeyim: Yaşadığımız, doğduğumuz toprakları yurt edinme hakkımız vardır. Bize “Yallah Hollanda'ya” diyenler vakti zamanında kendilerine “Yallah Arabistan'a” denilmiş olmasının öcünü almak istiyorlar. Ama öcü alacakları kişiler bizler değiliz. Biz herkes için, herkesin istediği şekilde yaşayabilmesi için mücadele edenleriz. Bunun ayırdına varacaklar. Ne lut kavmiyiz, ne lanetliyiz, ne suç işlemekteyiz. Yaşam hakkımıza sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her gün yetki sahiplerinin dillerinde nefret suçu işlenmekte. Kürsülere çıkıp “LGBT sapkınlığı” dedikleri anda en tepedekiler, sokak aralarında bizim saldırıya açık hale geldiğimizi fark etmeleri gerekiyor. Bıçaklanıyoruz, öldürülüyoruz, tehdit ediliyoruz, aileler cinayetler işliyorlar ve aile yılı ilan ettikleri 2025'te en yetkililer nefret suçu işlemeye devam ediyorlar maalesef.
Ezel: Bugünün Türkiyesi'nde medya için ifade özgürlüğünün anlamı nedir? Ne gibi araçlarla güvence altına alınabilir?
İrfan: Medyada ifade özgürlüğü kullanamadığımız bir özgürlük. Şayet bedel ödemeyi göze alırsanız elbette her türlü görüşü ifade etmekte serbestsiniz. Bedel ödemekten kastım sabah beşte kapınıza polis dayanması olabilir. Önümüzdeki üç ayı hapiste ilk mahkemeye çıkarılana kadar hapiste geçirmeniz olabilir. Ki hepimizin, arkadaşlarımızın başına gelen şeyden söz ediyorum. Her gün karakola gidip imza vermeniz gerekebilir. Ayağınıza elektronik pranga takılabilir. Önümüzdeki yıllarda herhangi bir iş başvurusunda o başvurunun reddedilmesi olarak karşınıza çıkabilir. Sicilinize işlenebilir. Tüm bu bedelleri ödemek zorunda değiliz. Çünkü Türkiye imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uyarak ifade özgürlüğünü, barışçıl toplanma hakkını ve insan hakları savunucularının güvenliğini güvence altına almak zorunda. Bunu yapmayacaksa orada oturmayacaklar. Biz insan hakları savunucularının hayat hakkından söz ediyoruz.
Bakın o gencecik çocuğu -bir kez daha Enes’e getireceğim sözü- o pırıl pırıl şahane İngilizcesiyle burada olup bitenleri Avrupa'daki insan hakları savunucularına aktaran genci el üstünde tutmaları gerekirken havaalanında Türkiye'ye döndüğü anda sosyal medya üzerinden bazı troller hedef gösterdi diye yaka paça alıp siz hapse tıkamazsınız. Hiçbirimize bunu yapamazsınız. Sosyal medya evet insanların haber alma aracı. Ancak manipülasyonun, dezenformasyonun cirit attığı, paralı trollerin kimlere hizmet ettiği, aslında çok açık olan ekiplerin insanları linç ettiği ve tutuklanmalarını dahi sağlayabildikleri bir alan haline dönüşmüş durumda. Ana akım medyaya bakacak olursanız da yıllardır durumu ortada aslında. Orada bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda az sayıda hakkıyla gazetecilik yapmaya çalışan ve bedel ödeyen arkadaşı tenzih ederim. Fakat şu şartlar altında şu televizyonlarda sunulan hiçbir habere de inanmıyorum, güvenmiyorum. O haberlerde bizler görünmez kılınmaya çalışılıyoruz en basitinden. Eğer kriminalize edilmediysek görünmez kılınmaya üstümüze örtü örtülmeye çalışılıyor. LGBTİ demek, bu harfleri dile getirmek, yan yana getirmek suç. O televizyonlarda bunu söylemeye cesaret edemiyorlar. Şayet terörist diye kodlamayacaklarsa bizi lafımızı dahi etmiyorlar. Eğer lafımızı ediyorlarsa bilin ki bizi suçlu göstermek için bunu yapıyorlar. Biz ne teröristiz ne herhangi bir organizasyon üyesiyiz insanları cinsiyetsiz değiştirmeye çalışan, ne batının maşasıyız ne emperyalistlerin Türkiye'deki uzantısıyız. Biz olduğumuz gibi yaşamayı talep eden sayımız da hiç az değil. Yapılan araştırmalara göre 6 milyon kişi kadar varız. Olduğumuz gibi yaşamayı talep eden ve bunun için mücadele eden insanlarız. Herhangi bir örgüt çatısı altında bu mücadeleyi yürütmek de suç değildir. LGBTİ+ hakları alanında mücadele eden, yıllardır bunu yapan, 90'lı yıllardan beri bunu yapan, Lambdalardan, Kaoslardan tutun, sonrasında açılan bütün dernekleri ÜniKuir’e kadar gelin, tüm derneklerin yaptığı da bu alanda çalışma yürütmektir ve bu suç değildir. Bilakis desteklenmesi gereken sivil toplum hareketleridir bunlar.
Ezel: Haber alma hakkı ile ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde, yeni medya kanallarının kullanımına dair avantajlar ve risklerden söz edebilir misiniz?
İrfan: Yeni medyanın da kontrol altında tutulmadığını öne sürmek çok iyi niyetlilik olur, öyle söyleyeyim. Orası da kontrol altında. Boş bir koltuğun eski bir gazetecinin hatasıyla sevabıyla belki zamanda iktidara da destek olmuş olsa da son zamanlarda muhalif kimliğiyle öne çıkan bir gazetecinin boş koltuğunun herkesten çok izlenebileceğine şahit oldu Türkiye. Siz yasaklasanız da, erişim yasakları getirseniz de insanlar bu teknoloji çağında artık sözlerini duyurabilecek mecralar bulmakta zorlanmayacaktır. Bir taraftan yeni medya bir baskı alanı olmaya devam ederken bir taraftan da yasakların arka kapıdan dolanılarak aşıldığı bir alan olma özelliğini sürdürüyor Türkiye için.
İnsanlar bedel ödemeyi göze alarak, öz yurtlarında ayrılmayı, yurt dışında yaşamayı, sürgüne gitmeyi göze alarak ya da hapsedilmeyi göze alarak haykırıyorlar. Niye? Deli oldukları için mi? Deli cesaretine sahip oldukları için mi? Hayır. Artık nefes alamaz hale geldikleri için. Bu sadece LGBTİ+ mücadelesiyle ilgili de değil. Bu ülkede gençler önünü göremediği için, yarınından emin olamadığı için, eşit şartlarda mücadele edemediklerini düşündükleri için, önlerinin kesildiğini düşündükleri için, sahte diplomalılar ortalıkta cirit atarken, yıllarca zor şartlarda okudukları okullardan mezun olduklarında sadece okumuş, gerçekten okumuş oldukları için düşman ilan edilmek istemediklerinden. Gençler nefes alabilmek istiyorsa yeni medyayı da kullanmayı çok iyi bilirler elbette. Eski medyanın kapılarına dayanmayı da çok iyi bilirler ama geleneksel medyanın kapılarına dayanmayı da. Ve zannetmesinler ki bizi yıldırabilir, biz mücadele edenleri yıldırabilir. Günde emirle binlerce hakaret yazanlar.
Bakın son iki aydır bir kez daha sizinle paylaşayım bu derdimi. Ben çok alışık olduğumu düşünüyordum ötekileştirilmeye, ayrımcılıklara, hatta hakaretlere. İşte bunca yıldır çok alışık olduğumu düşünüyordum. Ama o sosyal medya üzerinden bir araya gelen örgütlenmiş kötülüğün nasıl incitici ve rahatsız edici olabileceğine bizzat şahit oluyorum. Örgütlenmiş kötülük diyorum çünkü aynı cümlelerle saldırıyorlar. Biz örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü iyiliği koyabilirsek, birbirimize sahip çıkabilirsek şunu yapıyoruz, bizim mahalleyi de biraz eleştireyim. Görüyoruz, aynı duyguları paylaşıyoruz. Destek de olmak istiyoruz ama sessiz kalabiliyoruz. Hayır sesimizi daha yüksek çıkaralım, birbirimize el uzatalım. Her konuda fikirdaş olmak zorunda değiliz. Aynı fikri paylaşmak zorunda değiliz. Ama bir hak savunucusunun başına bir iş geldiyse ona gerçek anlamda yalnız olmadığını hissettirebilmemiz, el uzatmamız, ses çıkartmamız, fiili olarak, fiziki olarak da yanında olmamız gerekiyor. Biliyorum çok zor ve yorucu ama bunca genç, bunca aydır bedel öderken biz de “Yorulduk, köşemizde oturalım.” dememeliyiz. Yani bir şey yapmalı.
Ezel: Bitirirken Enes'i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
İrfan: Şimdi gençlik demek, cesaret demek kan deli akıyor, evet. Ama biz o dünyayı değiştirebilecekleri hayaline inanan gençleri çok saf olmakla ya da boş ham bir hayal peşinde koşmakla suçlayamayız. Gençler hayal edecek, cesaret edecek, biz önlerini açacağız. Bu kadar basit ki daha yaşanır hale gelsin dünya. O gençlerin cesareti Enes'in Avrupa'da yaptığı konuşma, sizlerin kampüslerde haykırmanız, özel güvenlik görevlilerine, polisine, çevik kuvvetine, coplarına, devletine, ailesine, babasına, diyanetine, milli eğitimine karşı buradayız demeniz bana cesaret verdi en azından. Oturdum ve bir kitap yazdım. Ömrümün 48 yılını özetlediğim bir kitap. “Anne Bir Sabah İyiler Kazanacak” kitabın ismi de. Perşembe günü raflarda olacak. Kitapta kamuoyuna tüm çıplaklığıyla hayatımı açıyorum. Bizim hayatlarımız faşizm tarafından görünmez kılınmaya çalışılıyorsa, faşizme karşı mücadele eden bizler, özgürlük yanlısı olanlar, biz de en az faşistler kadar cüretkar olabilmeliyiz. Bir cüretkar kitap yazdım. Bu benim hayatım ve sadece beni ilgilendirir. Ve böyle hayatlar vardır demek için. Sadece kendi hayatımı değil. Ahmet Yıldız'ın babası tarafından katledilmiş olmasını, Hande Kader'in yakılarak öldürülmüş olmasını ve daha birçok ismi, Bornova sokakta evleri mühürlenen trans kadınları, “Yapıyorsanız bu işi gidin evinizde yapın.” deyip evinin kapısına dayanınanları, yaşam hakkı tanınmayanları, eşit muamele görmeyenleri, hepsini kayıt altına almaya çalıştım. Neden? Çünkü söz uçuyor, yazı baki kalıyor. 2025 Türkiye'sinde tüm bunlar olup biterken kimse sesini çıkartmamış mı derse, 100 yıl sonra birileri o tozlu raflarda belki benim bu “Anne Bir Sabah İyiler Kazanacak” kitabımı bulurlar. Ve buldukları zaman yok, yine cesaret edip kendini ortaya atanlar olmuş derler diye ümit ediyorum. Bunu geleceğe borçluyuz. Herkesin böyle düşünmesi gerekiyor. Ve şu ikiyüzlülüğü de, maskeli hayatları da artık bırakmamız gerekiyor. Çok ikiyüzlüce geliyor bana. Kol kırılır, yen içinde kalır, ne yapıyorsan yap, gizli yap, evin içinde yap, bilinmesine izin verme, kendini çok açma, hayır kendimizi açacağız çünkü biz suçlu değiliz. Çünkü bizim hayatlarımız da hayat. Ve biz bu şekilde eşit muamele görmeyi hak eden, eşit haklara sahip insanlarız. Ve kabul edeceksiniz. Yani sizden bir kabul değildir aslında istediğimiz şey. Sizden sevgi görme talebimiz de yok. Sadece olduğumuz gibi yaşamaya devam edebilmemiz için saygınızı talep edebiliriz belki. Eğer gösterirseniz. Çünkü bu birlikte yaşamanın anahtarıdır. Yani aksi şartlar altında birlikte yaşamaya devam edemeyeceğiz. Ve bunun ülkeleri götüreceği iyi bir yer değildir. Faşizme boyun eğilen yerlerde izole etmeye çalışırlar LGBTİ+ bireyleri. İtalya'da Mussolini adaya kapatmaya çalışır. Almanya'da 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler pembe üçgenle damgalayıp topluma kamplarına gönderirler. Franco İspanyasında yine aynı şekilde zorla tedavi adı verilen işkence süreçlerine tabi tutulurlar. Şimdi bu faşist yönetimlerden geriye kalan ne olmuştur? Almanya'da, İtalya'da ya da İspanya'da geriye kalan tarih önünde yok edemedikleri LGBTİ+ mücadelesi olmuştur. Ve böyle olmaya da devam edecektir. Macaristan'da Orban Onur yürüyüşünü yasaklamaya çalışır. 200 bin Macar Budapeşte sokaklarında yürürler. Böyle olmuştur tarihte. Etki tepki meselesidir. Burada da olacağı odur. Burada da ne kadar bastırmaya, yok etmeye, suçlu ilan etmeye çalışırsanız insanlar daha fazla sahiplenecektir komşularını. Buna inanıyorum. Asla yalnız yürümeyeceksiniz. Bunun adına söz verebilirim. Birimizi alırlarsa diğerlerimiz kapıda bekleyecek. Birimizi duvarların arkasına koyarlarsa neredesin aşkım diye dışarıdakiler bağıracak. Bundan emin olun. Tarihin çok kritik bir kırılma anındayız. Bu kırılma anında yürekten inanıyorum ki iyiler kazanacak.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.