
Can Candan: Direnişin belleğini tutuyoruz; kaydedip paylaşıyoruz. Görünür ve duyulur oldukça mücadele güçleniyor, umut çoğalıyor.
Beyazıt'ta yıkılan korku duvarının ötesinde, hepimiz için adil ve özgür bir Türkiye için söz alan Enes, 5 Ağustos'tan beri tutuklu yargılanıyor. 19 Marttan beri Türkiyeli gençler demokratik hakları için mücadele etmekten de bedel ödemekten de geri durmuyorlar. Her şeyin, baskıya ve direnmeye dair, bir arada ve birikerek ilerlediği bu tarihsel bağlamda, sorularımızla hak savunucularının, gazetecilerin ve akademisyenlerin kapısını çaldık.
Bu serinin on birinci röportajını ÜniKuir gönüllüsü Zeynep, Can Candan'la gerçekleştirdi.
Zeynep: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize, özgürlük isteyen gençlere, kendinizi nasıl tanıtırsınız?
Can Candan: Hem akademisyenim hem belgesel sinemacıyım, ikisini uzun süredir birlikte yürütüyorum. 1995 yılında akademisyenliğe başladım. O sırada Amerika Birleşik Devletleri’ndeydim. 2000 yılında Türkiye’ye döndüm. Önce Bilgi Üniversitesi’nde, ardından Sabancı Üniversitesi’nde ve son olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalıştım. 1989’dan itibaren de belgesel film üretiyorum. 2021 yılının başında Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum rektörle başlayan yönetim krizi nedeniyle hem akademisyenliğim hem de belgesel film üretimim sekteye uğradı, çünkü Boğaziçi bileşenleri olarak örgütlediğimiz direnişin içinde ben de aktif olarak yer alıyorum. Kayyum rektörün hukuksuz ve haksız bir şekilde 3 kere görevime son vermesiyle -2 kere mahkeme kararıyla işe iade edildim, üçüncü kez iade edilmek için mahkeme kararını bekliyorum- bu durum yaşandı. Bir yandan direnişe katkı sunarken bir yandan bu hukuk mücadelesine devam ediyorum.
Zeynep: Boğaziçi Üniversitesi’nin kayyum tarihi, Türkiye tarihinde az görüşmüş bir direnişin de tanıklığında yazılıyor. Bize Boğaziçi direnişinden söz edebilir misiniz?
Can Candan: Direnişin bir geçmişi de var. Üniversiteler Türkiye’de uzun bir süredir saldırı altında. Üniversiteler tanımı gereği zaten iktidarla barışık kurumlar değildir. İktidarla belli bir mesafede durmaları gerekir, sonuçta eleştirel düşüncenin yeşerdiği yapılardır. Özellikle otoriter rejimlerde üniversitenin tanımı gereği bir barışıklık olmaz. Üniversiteler her zaman toplumu ileriye götürmesi gereken kurumlardır. Bu yüzden, özellikle Türkiye’de, üniversiteler uzun süredir siyasi iktidarın saldırısı altında. Bunun görece yakın dönemdeki en büyük örneği: 12 Eylül Darbesi’nin hemen akabinde YÖK’ün (Yükseköğretim Kurulu) kurulması ve üniversitelerin üzerinde merkezi bir şekilde bir kontrol mekanizmasının inşa edilmesi. Akademisyenlerin tasfiye edilmesi, akademisyenlerin zorla ya da mecburen istifa etmesi gibi süreçler yaşadık.
1992’ye kadar, YÖK kurulduktan sonraki o 10 yıllık dönemde üniversite rektörleri merkezi bir şekilde atanmıştı, hiçbir şekilde bir seçim yoktu. Daha sonra Boğaziçililerin çabası sonucunda bir rektörlük seçim mekanizması kurulmuştu. Boğaziçi Üniversitesi, 1992’den itibaren hep kendi rektörünü seçiyordu. Rektörler 4 yılda bir seçiliyor. O rektörün görev süresi bitmeden belli bir süre önce bir seçim komisyonu kuruluyor, adaylar belli oluyordu. Daha sonra adaylar bir nevi seçim kampanyası yürütüyorlardı ve tam zamanlı akademisyenlerin oy verdiği bir seçim süreci işletiliyordu. En çok oyu alan rektör adayı Ankara’ya gidiyordu. O zamanki kural şuydu: Seçim yapılıyor, en çok oyu alan 3 aday YÖK’e bildiriliyordu. Bizim pratiğimizde ve geleneğimizde en yüksek oyu alamayan adaylar zaten adaylıktan çekiliyordu. Bu da “Biz kendi rektörümüzü kendimiz seçiyoruz” anlamına geliyordu. 2016’ya kadar bu süreç bu şekilde devam etti. 2016 yılının Temmuz ayında yapılan son gerçek anlamda rektör seçimimizde önceki dönemden Gülay Barbarosoğlu büyük bir yüzdeyle tekrar rektör seçildi. Bu geleneği devam ettirebilseydik Gülay Hoca bir dönem daha rektörlük yapacaktı.
Ancak biliyorsunuz, 15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimi oldu ve Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. Siyasi iktidar da bunu kullanarak çeşitli Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) akademiye müdahale etmeye başladı. En başında muhalif olarak bilinen akademisyenlerin tasfiye edilmesi geliyor. Bunların içinde çok sayıda Barış Akademisyeni var. Ocak 2016’daki “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış Akademisyenleri’nden yüzlercesi bu süreçte tasfiye edilmekle kalmadı, tehditler aldı, bulundukları şehirleri terk etmek zorunda kaldı, sabah baskınlarıyla evlerinden gözaltına alındı… Böyle bir süreçte Gülay Hoca seçilmesine rağmen rektör olarak atanmadı. Kendisi o dönemde bu duruma şöyle bir çözüm üretti: Kendi yardımcılarından biri olan Mehmed Özkan’ın, ki kendisi rektör adayı değildi, iktidar tarafından kabul edilebilecek bir rektör adayı olabileceği ortaya çıkınca -bize yansıyan tarafı bu şekildeydi- aday olmasını önerdi.
O dönemde de bir protesto süreci yaşanıyordu, “Seçilmiş rektörümüzün göreve gelmesini istiyoruz” şeklinde bir talebimiz vardı. Süreçte Mehmed Özkan’ın rektör olarak atanmasının kabul edilebilir bir şey olduğu sonucuna varıldı ve bunun sonucunda bir Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni olan ve halihazırda Rektör Yardımcılığı görevinde bulunmuş, Boğaziçi ilkelerine zarar gelmemesi için elinden geleni yapma sözü vermiş Mehmed Özkan için bir güvenoyu ortamı oluştu. Kendisi seçilmeden atanan ilk rektör olarak Boğaziçi tarihine geçti.
Çeşitli olumsuzluklar yaşadık, kademeli şekilde özgürlükler konusunda bir düşüş meydana geldi. 2021’den sonraki dönemi düşündüğümüz zaman Mehmed Hoca’nın döneminde Barış Akademisyenleri tüm üniversitelerden tasfiye edilirken Boğaziçi’nde bu durum daha farklıydı. 110’dan fazla Barış Akademisyeni vardı, çoğu tasfiye edilmedi. Ancak bu akademisyenlerin arasındaki iki kişi- Dr. Noemi Levy Aksu ve Prof. Dr. Abbas Vali- görevlerinden alındı. Bu hocalar yabancı uyruklu hocalar. Sözleşmeleri sanıyorum her sene yenileniyor. Tam zamanlılar, kadroları da var ama yabancı uyruklu oldukları için devletin böyle bir kontrol mekanizması var. Bu da onları en kırılgan statüdeki insanlar yapıyor. Noemi Hoca görevine devam etmek istiyordu, edebilmesi için çeşitli mücadeleler de verildi ama ne yazık ki yeteri kadar mücadele edemedik. Bu da maalesef bizim bir eksikliğimiz olarak devam ediyor bence. Genele yönelik bir direniş ve protesto eylemi düzenleyebiliyoruz ama aramızdan birini kaybettiğimizde ya da kaybetme tehlikemiz oluştuğunda bunun üzerine yeterince örgütlü mücadele veremiyoruz, dolayısıyla sonuç da alamıyoruz. Benim deneyimimde de olan şey biraz bu.
O dönemin rektörü olan Mehmed Özkan bana ya da başka bir hocaya dokunmadı fakat yine de bu atama bir tür ödün verme durumuydu. “Tamam, seçilmiş rektörü atamadınız o zaman bu hocayı önerelim” gibi bir kabul durumu vardı. “Ankara’yı, siyasi iktidarı üzmeyelim”, “Dikkat çekmeyelim”, “Falanca konuşmacıyı çağırmayalım, sivri bir insan” gibi düşünceler yarattı bu süreç ve otosansür süreci oluştu. Aynı zamanda bir çaresizliğin inşası süreci yaşandı bu dönem. Tüm bunlar bir atalete, hareketsizliğe yol açtı. Ben buna hep “ölü toprağı serilmiş” diyorum. İfade özgürlüğü, özgürlük, özerklik dediğimiz şeylerin hasar alması anlamına geldi bu. Bir mutsuz evlilikte gibisiniz, çıkamıyorsunuz ama günbegün umutsuzluğu hücrelerinizde yaşıyorsunuz.
Mehmed Özkan döneminde Boğaziçi Üniversitesi’ndeki LGBTİ+ hak mücadelesini doğrudan ilgilendiren bir mesele oldu. Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Araştırmaları Kulübü bir resmi kulüp olmak için başvuruda bulunmuş ve resmileşme sürecini başlatmıştı. Mehmed Özkan döneminde, resmi kulüp statüsüne geçmeyi hak etmesine rağmen BÜLGBTİ+’nın bu başvurusu kabul edilmedi. Dolayısıyla, doğrudan LGBTİ+ kimliğine yönelik bir müdahale söz konusuydu. Kulüp kapanmadı ama “BÜLGBTİ+ resmi kulüp oldu” gelişmesine de izin verilmedi çünkü siyasi iktidar tarafından tepki çekecekti. Biz de yine biraz tepki gösterdik ama çok da tepki gösteremedik. Ondan sonraki dönemde kulübün resmi akademik danışmanı olarak ben atandım.
Derken, Kasım 2020’de Mehmed Özkan’ın görev süresi doldu. Teorik olarak her zaman yaptığımız gibi bir seçim komisyonu kurmamız gerekirdi. Tüm bu çaresizlik ve “ölü toprağı” durumlarından bu gelenek devam edemedi. O dönemde, YÖK bir iş ilanı yayımladı. “Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanacaktır, adayların YÖK’e başvurması gerekir”. İlk defa böyle bir şey gördük. OHAL döneminde bir KHK ile üniversite rektörlerinin Cumhurbaşkanı’nın atamasına dair bir kararname belirlendi, onun çıktısı olarak bu ilana çıkıldı. Üniversite bileşenleri bu sürece dahil mi? Değil. Daha sonra Mehmed Özkan’ın ve başka hocaların haberimiz olmadan başvurduğu ortaya çıktı. Bir de hiç duymadığımız birtakım isimler de başvurmuş, onlardan biri Melih Bulu.
Ekim ayında ilana çıkıldı, Kasım’da yapılan genel kurulda bu durum ortaya çıktı ve biz beklemeye başladık. “Biz bir denge tutturduk, ‘Baba’yı da üzmedik, artık Mehmed Hocamız ile devam etmemiz yönünde bir kararda bulunur o da” gibi bir beklentimiz vardı. Yılbaşı tatili, COVID- 19 zamanı ve sokağa çıkma yasağı var. 1 Ocak 2021’de, gece 12.00’den sonra bizim akademisyen WhatsApp gruplarına Melih Bulu’nun rektör olarak atandığına dair mesajlar geldi. Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Tabii bu büyük bir tepki çekti, genel olarak tepkisizdik ama “Verebileceğimiz kadar ödün verdik” gibi bir çizgi de vardı sanıyorum ki. Özellikle öğrencilerin, mezunların ve Sendika’nın hemen tepki göstermesiyle birlikte akademisyenler de tepki göstermek zorunda kaldılar ve 2 Ocak 2021 akşamı çok büyük bir forum gerçekleşti, 400 küsür akademisyen o akşam online ortamda buluştu. Oradan dünya aleme ilan ettiğimiz “Kabul Etmiyoruz, Vazgeçmiyoruz” sözü ortaya çıktı. Ondan beri de tüm bileşenlerle farklı şekillerde inşa ettiğimiz bir direniş söz konusu.
Ocak 2021’de biliyorsunuz, öğrenciler oldukça görünür bir şekilde tepkilerini gösterdiler. O hafta sonu bitip de sokağa çıkma yasağı ortadan kalkınca 4 Ocak sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nin önünde büyük bir toplanma gerçekleştirdi öğrenciler, okulun kapısına kelepçe takıldığı gün. Sonraki dönemde, LGBTİ+ kimliklerini hedef alan birkaç müdahalede bulunuldu. Kolluk kuvvetlerinin ve yargının kullanıldığı, toplumdaki homofobiyi ve transfobiyi kullanarak organize edilmiş müdahalelerdi. Kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi Türkiye’deki önemli hareketler olduğu için ve zaten sokak ve protesto deneyimleri olduğu için bu iki hareketin de sembolleri bu protestolarda yer alıyordu. Özellikle LGBTİ+ bileşenlerinin bayrakları ve sembolleri bir nevi hedef olarak gösterilmeye başlandı. “Bu protestoları organize edenler, bu teröristler” gibi ifadeler kullanıldı, LGBTİ+ aktivistleri özellikle hedef alındı. O dönemde gözaltına alınan öğrencilerin büyük kısmının LGBTİ+ olan ya da LGBTİ+ mücadelesini benimseyen öğrenciler olduğunu gördük. Kolluk kuvvetlerinin bu gözaltı süreçlerinde de işkencelerine, çıplak aramalarına şahit olduk.
Boğaziçi Sanat İnisiyatifi diye bir öğrenci topluluğu bir sergi organize etti. Bu sergide Kabe görselinin üzerinde, Kabe’nin olduğu yerde Şahmeran ve dört köşesinde LGBTİ+ bileşenlerinin bayraklarının olduğu bir kolaj çalışması yer aldı. Bu eser için sosyal medyada ve basında hedef gösterme ve linç kampanyası başlatıldı. Öğrencilerin düzenlediği sanat sergisinin dini sembollere hakaret ettiği üzerinden hedef gösterme ilan edildi. “Bunu LGBTİ+’lar düzenledi, bakın dini değerlerimize de saygı göstermiyorlar” gibi ifadeler kullanıldı.
Derken, 29 Ocak Cuma akşamı, BÜLGBTİ+’nın Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) ile ortak kullandığı ofisi -Covid zamanı olduğu için sokağa çıkma yasağı var- basıldı. Bundan ne BÜLGBTİ+’nın ne de BÜKAK’ın haberi vardı. Herkes gibi biz de bunu sosyal medyadan öğrendik, yayılan videoda kulüp odaları basılıyor ve masada yasadışı bir örgüte ait bir yayın bulunduğu söyleniyor. Alakası yok elbette, belli ki bilerek oraya konulmuş. Akabindeki Pazartesi günü sabahı, BÜKAK akademik danışmanı ve bünyesindeki öğrenciler, BÜLGBTİ+ akademik danışmanı olarak ben ve kulüpten öğrencilerle birlikte kulüp odalarına gittik ancak kapıyı açamadık. Kilit değiştirilmiş. Rektörlüğe gidip durumu sorduk, Melih Bulu dönemiydi. “Rektörlük böyle uygun gördü” dediler. Ardından sosyal medyadan öğrendik ki BÜLGBTİ+ kapatılmış. Bu olaydan sonra da baskılar artarak devam etti. Gökkuşağı bayrağı taşıyan öğrenciler şiddet gördü, hedef gösterildi… Önce fiziksel şiddet göstererek gözaltına almak, daha sonra gözaltı sürecinde şiddet göstermek -su vermeme, ters kelepçe, darp, çıplak aramaya maruz bırakmak- ve olayın yargıya intikal edilip hem üniversite içinde hem de dışında savcılık nezdinde soruşturma başlatılması ve yargılanma süreci şeklinde ilerleyen bir sistem var.
Sanat Kolektifi sürecinde 5 öğrenci sergilenen sanat eseri gerekçe gösterilerek ev baskınıyla gözaltına alındı ve hemen “5 tane LGBTİ+ öğrenci gözaltına alındı” denildi halbuki bu öğrencilerin hiçbirinin öyle bir beyanı yoktu. Kadın öğrenciler kısa bir süre sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ve yargılama süreci başlamış oldu. İki öğrenci de -Selahattin Can Uğuzeş ve Doğu Demirtaş- gözaltına sürecinden sonra tutuklandı. Tam bu örnekte de görüldüğü gibi yargının işleyişi bu şekilde.
Tarihimizde kara sayfa olan bir başka örneği de Mayıs 2022’de kampüsümüzde düzenlenen Onur Yürüyüşü. O yürüyüşe otobüslerce Çevik Kuvvet’in kampüs içine gelmesi ve şiddet göstererek bir sürü insanı gözaltına alması ve uyguladıkları şiddet, yargı sürecinin başlaması… Anında müdahale etmek, korkutmak, bezdirmek, süründürmek ve cezalandırmak yoluyla susturmak, direnişi kırmak, ses çıkarması muhtemel olan diğer insanların susmasını sağlayıp tepki göstermesini engellemek amaçlanıyor. AİHM kararına baktığımız zaman böyle bir ortam yaratılarak ifade özgürlüğünün engellenmesi bile bir suç aslında. En görünür şekilde şiddet içereninden görünmez şiddet içerenine kadar geniş bir yelpazede bu uygulamaları maalesef yaşadık.
Zeynep: Ocak 2021’deki kayyum rektör atanmasından önce okulda bir nevi ‘ölü toprağı’ durumu olduğunu söylediniz. 2021 sonrası süreçte direniş için nasıl dersler çıkarıldı?
Can Candan: Açıkçası “İyi ki Melih Bulu atanmış” diyorum çünkü bir anda bir şok yaşandı ve o ölü toprağı kalktı üzerimizden. Bu kadar absürt bir kişinin atanması yapılmasaydı bence böyle bir uyanma yaşanmayacaktı. Artık susan özneden konuşan özneye dönüştük, özellikle akademisyenler olarak. Direniş dinamik bir şekilde örülmeye başlandı bu tarihten itibaren. Mehmed Özkan’ın atandığı senaryoda böyle bir uyanış olmayacaktı muhtemelen, susan özne olma durumumuz devam edecekti.
Bir başka etkisi de “Üniversite nedir ve ne olmalıdır?”ı tartışmaya başlamamız oldu. En büyük kazanımlardan bir tanesi bana göre, bir dahakine rektör seçimi yapacağımız zaman sadece akademisyenlerin değil tüm bileşenlerin söz hakkının olması gerektiğini anlamamız oldu. Bileşen mefhumunun ciddi anlamda anlaşılması ve deneyimlenmesi, birlikte mücadelenin örülmesi bu süreçteki çok büyük kazanımlar.
Bir anda da birçok hasar almaya başladık tabii. BÜLGBTİ+’nın kapatılması, öğrencilerimizin şiddete uğraması, kampüsteki güvenli ortamın tamamen ortadan kaldırılması, üniversitenin kapısına kelepçe takılmasıyla sembolleşen güvenlikçi politikaların ortaya çıkması, her yerde bulunan güvenlik kameraları, birçok yeni Özel Güvenlik Görevlisi alınması, polislerin sürekli üniversitenin çeperinde konumlandırılması, Rektörlük’ün içine karakol kurulması ve bir sürü sivil polisin içeride cirit atması, her şeyin kayıt altına alınması gibi yaşam alanlarımıza ciddi bir müdahale söz konusu oldu.
Sonra da akademisyenlere dokunmaya başladılar. Önce yarı zamanlı olup direnişin içinde olan hocaların kampüs içine alınmaması, yazın açtıkları derslerin açtırılmaması ve daha sonra Melih Bulu’nun görevden alınmasını takiben onun yardımcılarından biri olan Naci İnci’nin rektör olarak atanması ve onun ilk icraatlarından biri olarak benim görevden alınmam, benden sonra Mohan (Mohan Ravichandran) Hoca, Tolga (Sütlü) Hoca, Yıldız (Silier) Hoca gibi bir sürü tam zamanlı hocanın görevine son verilmesi gibi durumlar yaşandı. Tabii bunlar yapılırken en kırılgan gruplar seçiliyor. Örneğin Mohan Hoca yabancı bir hoca, benim durumumda da YÖK’teki denklik meselesi var. Öğretim Görevlisi statüsündeyim, bu da belirli sürelerle kadromun yenilenmesi anlamına geliyor. Yenilemiyorlar kadromu, “Dava aç, uğraş” diyorlar ve uzaklaştırıyorlar. Kendi açılarından da efektif bir yöntem çünkü ben şu anda Ekim 2021’den beri kampüse özgür bir şekilde giremiyorum. Mahkeme kararlarından sonra girebiliyorum, o kararlar da geç çıktığı için 8 dönemdir okulda ders veremiyorum.
İstedikleri fiziksel uzaklaştırmayı yapabiliyorlar. Yapamadıkları şey, benim üzerimden diğer akademisyenlere gözdağı vermek. Onu pek yapamıyorlar. Beni de kampüsten sadece fiziksel olarak uzaklaştırabiliyorlar. Kendimi Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni olarak görüyorum, akademisyen arkadaşlarım da beni buna layık görüyor. Durum böyle olduktan sonra duygusal anlamda ve kimlik anlamında benim için çok fazla bir şey fark etmiyor. Tabii ders veremiyorum, öğrencilerimden uzak kalıyorum, onların projelerine istediğim kadar katkı sunamıyorum, mahkeme kararları çıkana kadar maaşım ödenmiyor, işimden ve ofisimden oldum… Birtakım bedeller ve sıkıntılar oluyor maalesef.
Zeynep: Uzun zamandır Boğaziçi Üniversitesi’ndesiniz, öncesinde Sabancı Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi gibi vakıf üniversitelerinde görev aldınız. Türkiye’de akademiye YÖK’un kuruluşu ve OHAL dönemi gibi büyük ölçekli darbeleri konuştuk ancak daha küçük ölçekli ve sizin de deneyimlediğiniz baskılar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Can Candan: Özel üniversite kavramı çok garip bir kavram. Yükseköğrenim bir haktır, dünya standardında erişilebilir olmaması ciddi bir sıkıntı ülkemizde. Türkiye’de bir sürü kişinin bu hakka sahip olabilmesi için bir sürü paralar ödüyor olması çok sıkıntılı bir durum. Maalesef Türkiye’de de eğitim kalitesi çok düşmüş durumda. Bir üniversitenin bir şirket gibi yönetilmesi, bir patronunun ve sahibinin olması aslında üniversite tanımıyla örtüşmeyen şeyler. Üniversiteler, tanımı gereği akademik özgürlüklerin ve demokratik işleyişlerin var olduğu kurumlardır. Yönetici pozisyonunda olan insanların seçimle başa gelmesi gerekir, o seçimin de bileşenler tarafından yapılması gerekir. Özel üniversitelerde, tepeden inme bir yönetim anlayışını benimsiyorlar. Hem Bilgi Üniversitesi’nde hem de Sabancı Üniversitesi’nde “Bizim anlayışımız budur, siz de şunu şunu yapacaksınız” tarzında yönlendirmeler olduğunu hatırlıyorum, bu şirket mantığıdır.
Boğaziçi Üniversitesi’ne başlarken o dönemki rektörümüz Ayşe Soysal Hoca, ilk görüşmede “Hocam sizin burada olmanızı çok isteriz ve benim görevim bir rektör olarak sizin akademisyen olarak gerçekleştirmek istediklerinizi sağlamaktır” demişti. Boğaziçi Üniversitesi’nde seçilen rektörler YÖK denilen ucube mekanizmanın üniversite üzerindeki etkisini minimize etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Diğer kamu üniversiteleri de bu şekilde değil tabii ki, 12 Eylül sonrası inşa edilmiş tepeden inme sistemi benimseyen bir sürü insanın olduğu üniversiteler var maalesef.
Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları (CİTÖK) ve çalışmaları konusunda Boğaziçi öncü bir konumdaydı, model bir komisyondu. Ancak kayyum yönetiminden sonra maalesef bu değişti. Bilgi Üniversitesi’nde yaşadığım en büyük sıkıntılardan bir tanesi cinsel tacize karşı üniversitenin sorumluluk almamasıydı.
Akademik özgürlükler anlamında da YÖK’ün oluşturduğu abuk subuk sistem içinde akademisyenlerin yükselebilmeleri için çeşitli puanlar toplamaları gerekiyor. Onun için de bir yayın yapma baskısı var. Bu yayınların çoğuna baktığınızda çok kalitesiz yayınlar olduğunu görüyorsunuz. Yayın baskısı ya da proje yazarak para getirme baskısı var, özellikle özel üniversitelerde. Bütün bunlar işin doğasına aykırı olaylar. Belki siz öyle bir konuyu çalışıyorsunuz ki hiçbir şekilde fonlanması mümkün değil, özellikle sosyal bilimlerde bu mümkün. Belki de yeni bir felsefi bir şey çalışacaksınız, bunu kim fonlayacak Türkiye gibi bir yerde?
Bir hocamızın Kadir Has Üniversitesi’nden atılması mesela…İstanbul Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi gibi çok değerli bir yapı kuruyor, alanında çok önemli bir isim. Merkezin etrafına kamera koyup kaydetmişler: Uzun süre bahçede oturuyor. Belki de düşünüyordur. Ne var bunda, bir akademisyen oturup saatlerce düşünemez mi? Bir de mesai kavramı var, akademisyenlik böyle bir şey değil ki. Her yerde çalışabilirsiniz. Ben en iyi metroda çalışıyorum mesela. Ofisimde oturup çalışacağıma 5 kere metroya binsem belki o gün daha verimli olacağım. Burada bir güvensizlik var, ama akademisyenlik öyle değil ki. Uyuduğunuz zaman bile çalışıyorsunuz.
Zeynep: Belgesellerinizde de Boğaziçi Direnişi’nde sürdürdüğünüz aktivizminizde de “birlikte ses çıkarma” vurgusu var. Türkiye’deki kolektif direnişi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can Candan: Kolektif direniş, öğrenilen bir şey bana göre. Bütün bu süreçler bize bir şeyleri öğretiyor. Gezi Direnişi buna önemli bir örnekti mesela. Bu direnişler sürekli birbirlerinin üzerine inşa edilen direnişler bana göre. Kendi hayatımdan örnek verebilirim diye düşündüğüm zaman ilk aklıma gelen şeylerden biri, toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili tepki göstermekti. Çünkü kendi ailemde, babamın oturup da anneme “Bana bi su getirsene” demesi çok garipsediğim bir şeydi ve buna tepki göstermeye başlamıştım. İnsan yanlış gördüğü ve değişmesini düşündüğü şeylere farklı şekillerde tepki verebiliyor.
Ben benden önce gelen insanların verdikleri mücadelelerden güç aldığımı, çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Sürekli öğrendiğimiz dinamik süreçler bunlar. Mesela Boğaziçi Direnişi’nden örnek vermek gerekirse: Böyle bir şeyin ortaya çıkacağını kimse tahmin edemezdi, bir anda ortaya çıktı. Yani biraz insanların dolması “Artık yeter” demesi ile ilgili bir şey.
Bu direnişler bence bir süreklilik de barındırıyor kendi içinde. Daha önceki mücadelelerin üzerine inşa ediliyor ve onlardan güç alıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde 13 sene yaşadım. Öğrencilik hayatım orada geçti. Orada birçok şey öğrendim. LGBTİ+ hak mücadelesi, siyah hakları mücadelesi yani Black Lives Matter’dan çok daha önce olan mücadeleler 1960’larda... O mücadeleleri yaşamasam bile mümkün olduğu kadar öğrenmeye çalışıp o öğrenmenin getirdiği ve o belleğin getirdiği bir güçlenme ve ilham alma gibi bir durum yaşadım. İşte o da bu bellek meselesini benim için ön plana çıkarıyor. Yani hatırlamak, öğrenmek, hatırlatmak bu sürecin bir parçası. Toplumsal mücadelelerin tarihini çok önemsiyorum ve daha da görünür olması gerektiğini düşünüyorum. En büyük sıkıntılarımızdan birinin o belleksiz olma hali olduğunu düşünüyorum. Mesela kadın hakları mücadelesi. Türkiye’de çok ciddi bir tarihçesi var. Keza LGBTİ+ hakları mücadelesinin de bir tarihi var. Bunlara sahip çıkıp bu bellekleri canlı tutup bunlardan güç alarak bu mücadeleleri örmek gerekiyor.
Bir direnişin sürekli olabilmesinin koşullarından biri de çok olmak. Mesela Türkiye’de kadın hakları hareketinin bence bu kadar güçlü olmasının nedeni çok olması, insanın çok olması. Ben bir kadın olmasam bile, yani o kimliklerle o mücadeleye dahil olamasam da ben de kendimi o mücadelenin bir parçası olarak görüyorum. LGBTİ+ hakları mücadelesi için de öyle. Türkiye’de bence çok ciddi anlamda LGBTİ+ haklarını destekleyen insan var.
Örgütlü, örgütsüz mücadele tabii biraz karışık bir şey. Çünkü mesela Boğaziçi Üniversitesi örgütlü bir mücadele olarak ortaya çıkmadı. Birtakım sendikalarda alınan kararların uygulanması şeklinde olmadı örneğin. Daha dinamik bir şekilde oldu. Çok bileşenli bir direniş, hala öyle. Dolayısıyla örneğin benim için “Çok konuştu, çok basında çıktı, fotoğraf çekti, video çekti, onları orada paylaştı. Bugün bunu susturarak direnişi de sustururuz” diye düşündüler belki ama öyle olmadı. Bunlar işleyen şeyler değil çünkü. Hani tamam belki ben bir tık daha görünür oldum diğer arkadaşlara göre ama bu hiçbir şey ifade etmiyor. Direnişin içinde bir hiyerarşi, liderlik yok çünkü. Ben nasıl direnen bir özneysem benim kadar direnen bir yüzlerce insan var, zaten onun için direniş bu kadar senedir devam edebiliyor. Görünmeyip benim belki bilmem kaç katım daha fazla emek veren bir sürü insan vardı direnişte. Sadece benimki daha görünür tarafta. Fotoğraf çeken, video çeken, bunları paylaşan benim, sosyal medyada daha aktifim. Yapılan hukuksuzlukları, yapılan hak ihlallerini kayıt altına alma, yasal süreçlerin devam etmesi, açılan 200 küsur tane dava, işte o, bu şu derken gerçek anlamda emek veren çok kişi var.
Zeynep: Direniş sürecinde görünür olmanızın yanında bir yandan bellek oluşturuyorsunuz. Bireysel Instagram hesabınızı, Boğaziçi Direnişi’nin görsel arşivi gibi görüyoruz bir süredir. Bunun hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?
Can Candan: Evet, tabii. Sonuçta çok önemsediğim bir şey o. Belgesel sinema zaten biraz tanımı gereği bellek oluşturan bir şey. Ben uzun süredir, 1983’ten bu yana fotoğrafla uğraşan, daha sonra film ve video ile de uğraşan bir insanım. Dolayısıyla belgelemek ve kayıt altına almak önemli benim için ve bunlar da bellek oluşturmanın unsurları, araçları. Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu’nun rektör olarak atanması ve direnişin başlaması sürecinde bu mücadeleye nasıl bir katkı sunabileceğimi düşündüm. Pandemi dönemi, evden çıkamıyoruz korkumuzdan. 4 Ocak’ta ben orada yoktum çünkü kalabalık içinde olmak biraz tedirgin ediciydi benim için. Şunu fark ettim: Basının zaten Üniversite’ye girişi engellendi, ilk yaptıkları şey buydu. Olup biteni göstermek istemiyorlar, duyulsun istemiyorlardı. Ben de “Madem basın girip de fotoğraf çekemiyor, video çekemiyor; ben de zaten profesyonel olarak bunu yapıyorum, en verimli katkım bu olabilir” diye düşündüm ve fotoğraf çekmeye başladım. Video kayıtları almaya başladık. Bunları kampüse giremeyen Türkiye ve Türkiye dışı basın ile paylaşmaya başladım ve böylelikle de bir görünürlüğüne katkı sunduğumu düşünüyorum. Hala da devam ediyor.
Bir mücadelenin duyulur ve görünür olması çok önemli. Bu iki tarafa da hitap ediyor, hem direnenlere güç veriyor hem de dışarıda olan geniş kitleye, kamuya, kamuoyuna, halka. “Devam ediyoruz, vazgeçmiyoruz” mesajı veriliyor ve başka insanlara da ümit veriyor, güç veriyor, ilham veriyor. Bu süreçte sokakta karşılaştığım birtakım insanlar Boğaziçi Direnişi’nden biri olduğumu fark ettikleri anda “Hocam sakın vazgeçmeyin, ümidimiz sizsiniz” gibi cümleler kurdu. Defalarca oldu bu. Bu insanlar klasik anlamda direnen özneler, aktivistler değil, ne bileyim bir kamu hastanesinde çalışan bir hemşire kadın bunu söylüyor bana. Bunu ben çok önemsiyorum. Parayla alınabilecek birtakım şeylerle anlamlandırmadığım için hayatımı, bu tür başka insanlara ilham verebilmek, ümit verebilmek, onları güçlendirebilmekte anlam buluyorum.
Bunları yaptığım belgeseller ile de çok bağlantılı olarak görüyorum. Mesela ilk uzun metrajlı belgeselim Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı örgütlenen bir tüketici boykotu ile ilgiliydi. Ondan sonra yaptığım film, 1989’da kültürel asimilasyondan kaçan ve Türkiye’ye akın akın gelen Bulgaristan’daki etnik Türk azınlık ile ilgiliydi. Ardından, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Berlin’de yaşayan Türkiyelilerin deneyimleri ve özellikle maruz kaldıkları ırkçılıkla ilgiliydi. Daha sonra 3 Saat belgeselinde okula gitme hakkı, yüksek öğrenime erişim hakkı bağlamında, üniversiteye giriş sınavlarının lise son öğrencilerine yaşattıklarıyla ilgili bir filmdi. Ardından Benim Çocuğum geldi, çocukları LGBTİ+ olan ailelerin deneyimleri ile ilgiliydi. Tutucu bir toplum içinde, ebeveynlerin çocuklarının cinsel kimlikleri ve cinsel yönelimleri üzerinden bir öğrenme deneyimi yaşayıp hem kendi çocuklarıyla olan ilişkilerinin düzelmesi, onlara destek olabilmeleri ve kendi çocuklarının ötesine geçip LGBTİ+ hakları mücadelesinde önemli aktörler olmalarını anlatan bir filmdi. Şimdi de uzun süredir üzerinde çalıştığım film: Nükleer Alaturka. Türkiye’de Rusya, Türkiye’nin ilk nükleer santralını yapıyor. Nükleer enerji, nükleerden elektrik üreten ve bu süreçte de çeşitli çevre felaketi yaratan, özellikle radyoaktif atık üreten bir ülke olma yolunda hızlı hızlı ilerliyoruz. Bu film de biraz bellek oluşturmak üzerine aslında, Türkiye’nin nükleer hikayelerini topluyoruz ve onları anlatmaya çalışıyoruz.
Bellek oluşturmak, direnişin çeşitli şekillerde kaydını tutmak ve görünür ve duyulur olmasını sağlamak ya da buna katkı sunmak bana göre. Bunu birçok şekilde yapıyoruz. Sosyal medyayı elimizden geldiğince kullanmaya çalışıyoruz. Bu şekilde hem bellek oluşturuyoruz hem bunu paylaşıp görünür ve duyulur kılarak mücadele ediyoruz. Bunu da kolektif bir şekilde yapıyoruz. Tabii olayın doğası gereği daha görünür olanlarımız oluyor.
Zeynep: Bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bitirirken Enes’i ve yargılanan, tutuklanan arkadaşlarını bekleyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Can Candan: Enes’in başına gelen trajik durum çok üzücü, korkunç. Maalesef daha önce de bir sürü aktivist gencin başına geldi. Onun hedef gösterilmesi ve böyle bir muameleye maruz bırakılması kabul edilebilir bir şey değil. Enes’e sabır diliyorum. Ben öyle bir deneyim hayatımda yaşamadım. Ne gözaltına alındım ne hapis cezasına çarptırıldım ama görebildiğim kadarıyla bunlar korkunç süreçler. Bir insanın bedensel bütünlüğüne zarar veren müdahalelerin -çıplak arama, darp, ters kelepçe gibi müdahaleler- demokratik bir toplumda, 2025 yılında, insan haklarının nasıl olması gerektiğinin dünya çapında bilindiği bir tarihte, hiçbir şekilde olmaması gerekiyor. Devlet şu anda bir vatandaşımıza karşı çok ciddi suçlar işliyor. Bunun derhal sona ermesi gerekiyor.
Bizim de bunun gerçekleşebilmesi için avazımız çıktığı kadar bağırmamız gerekiyor ve her şekilde bu talebi dillendirmemiz gerekiyor ki Enes hem bir an önce özgürlüğüne kavuşsun hem de bir daha böyle şeyler yaşanmasın. Bir yandan da baktığımız zaman ne yazık ki Enes’in başına gelenler tekil şeyler değil. Bizim irademize yapılan müdahaleler sonucunda seçilmiş insanların hapse atılmasına karşı verilen bir tepkiydi ve bunların hepsi birbiriyle alakalı tabii ki. Boğaziçi’nin başına gelen, belediyelerin başına gelen, işte Osman Kavala’nın başına gelenler bu otoriter rejimin, bu baskı ortamının farklı tezahürleri.
Bütün bunlara karşı mücadeleyi yükseltmek dışında yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Tabii bunu yaparken de herkesin kendi şapkasını önüne koyup “Ben nasıl katkıda bulunabilirim?” demesi gerekiyor. Kimisi Silivri’ye gidip basın açıklaması yaparken kimisi her öğlen Boğaziçi Üniversitesi’nde arkasında rektörlük binası dönüp protesto eylemi gerçekleştirir. Kimisi kampüse bile alınmasa bile her gün protesto eyleminin fotoğraflarını basına yollar benim yaptığım gibi. Bazısı sosyal medyada sözünü söyler ya da başka ortamlarda başka şekillerde destek olur, Gezi’de bunu gördük. İnsanların bir araya gelip kolektif bir şekilde sesini çıkarması çok çok önemli bir şey.
“İyi güzel de Gezi’den sonra Gezi sönümlenmedi mi?” gibi yorumlar oluyor. Bir şeyin sönümleniyor olmasını korkunç bir kayıp olarak görmemek lazım bence. Onur Yürüyüşü örneği vereyim. Benim Çocuğum’daki Onur Yürüyüşü, 2012’deki yürüyüştü. 2013’te daha çok kişi yürümüştü. 2014’ten sonra Türkiye’de Onur Yürüyüşü yapılamadı bildiğimiz anlamda. Ancak 2012’de, 2013’te, 2014’te Onur Yürüyüşü yapıldı mı? Yapıldı. Yüzbinlerce kişi yürüdü. Bunun olması ve bunun belleğimizin bir parçası olması bize her şeyi hatırlatıyor. Gezi Direnişi’nin gerçekleşmiş olması… Çok ciddi bir kazanım oldu orada. Biz bunu yaptık, yapabildik. Bu da şuna işaret ediyor: Gelecekte yine bunu yapabiliriz. Bunu kimse elimizden alamaz. Toplumsal direnişlerin, hareketlerin belleğine sahip çıkmak ve onlardan güç almak bu anlamda çok önemli diye düşünüyorum.
İnsanlar Türkiye’de bence bu dönemde haklarını ve özgürlüklerini, kısıtlamalar olmadan yaşayabilmek istiyorlar. Bunun karşısında tabii böyle korkunç bir siyasi iktidar var. LGBTİ+ hak mücadelesi verenleri, sivil toplum liderlerini, Kürt hareketinden özellikle gazetecileri vs. Boğaziçi Direnişi’nde uyguladıkları yöntemlerle susturmak, medyayı da kontrolü altına alarak insanların doğru düzgün bilgilenmesinin önünü kesmek, buluşmaları ortadan kaldırmak, insanların birbirinden uzak durabilmesini sağlamak amaçlanıyor. Çünkü o karşılaşmalar olursa zaten insanlar, “karşılarındakiyle” o kadar farklı olmadıklarını fark edebiliyor. Tabii ki böyle bir otoriter siyasi iktidar için bu çok tehlikeli bir şey. Ama işin güzel tarafı, bu otoriter siyasi iktidarlar hiçbir zaman ilelebet kalamıyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’in ortadan kalkacağını söyleseydiniz, Nazi rejiminin en güçlü olduğu zamanda, insanlar dalga geçtiğinizi düşünürdü. Ama tarih böyle örneklerle dolu. Şu anda içinde yaşadığımız durum ne kadar vahim olsa da ve bunun bedelleri olsa da günün birinde değişecek. Sadece bu değişime daha çabuk ulaşabilmek için ne yapabileceğimize kafa yormamız gerekiyor bence. İşte biz de Boğaziçi Direnişi olarak bu kadar senedir böyle bir emek ortaya koyuyoruz, artısıyla eksiğiyle. Eksilerinden biri de: Benim görevime son verildiği günün ertesi günü “Biz de yokuz o zaman kardeşim” deseydi bütün akademisyenler, diğer arkadaşların görevine son verilemezdi. Bu yapılamadı.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.