
17 Mayıs’ta Nana’nın hikâyesi; kuir göçmenlerin maruz bırakıldığı şiddeti, dayanışmayı ve görünmez kılınamayan direnci anlatıyor.
Mona: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğin için çok teşekkür ederim, Nana. Bilmeyenler için, bize biraz kendinden bahsedebilir misin? Türkiye’ye geliş hikâyen nedir?
Nana: Türkiye'ye, İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans yapmak için geldim. Azerbaycan'da aile şiddetine maruz kalıyordum, hayatım çok kısıtlanıyordu. "Bu benim hayatım, bu şekilde sürdüremem. Nasıl istiyorsam öyle yaşayacağım; dünyaya bir kere geliyorum," dedim. Önce üniversiteyi kazandım, sonra bavulumu topladım, biletimi aldım. Ailemden hiç kimseye söylemeden çıktım, İstanbul'a geldim. İzimi bulamasınlar diye aktarmalı, iki gün süren bir yolculuk yaptım. Yerleştim ama okula ilk dönemde başlayamadım. Çünkü hem Türkçeyi konuşmakta zorlanıyordum hem de İstanbul bana çok büyük gelmişti. Azerbaycan'da yaşadığım şehir küçüktü; dolayısıyla biraz korkmuştum. Bir de kaçarak geldiğim için kendimi güvende hissetmiyordum, aile üyelerinden birinin beni bulacağından korkuyordum. Ölüm tehditleri de geliyordu. Zaten oturum iznini halletmek bile başlı başına çok zordu; bunu hallettim. Sonra Türkçe dil sertifikası aldım ve okula başladım.
Sonrasında hayatımda çok zor bir dönem oldu. Koca İstanbul'da yapayalnız kalmıştım. Ne ailem, ne arkadaşım, ne işim vardı. Kapı kapı iş aradım, buldum. Sonra yavaş yavaş mücadele alanlarına girdim. Zaten Türkiye’ye gelmeden önce vegandım; Türkiye'deki vegan aktivistleri sosyal medyadan takip ediyordum, onlarla tanışıp birlikte mücadele etmek istiyordum. Öyle de oldu. Mesela BurHak'ı önceden biliyordum, takip ediyordum; sonra Türkiye'de bursiyeri oldum. Bu çok anlamlıydı benim için. İnsanlarla tanıştıktan, arkadaş olduktan sonra hayatım çok daha kolaylaştı. Türkiye'de göçmen, kuir, vegan bir özne olarak yaşamak çok zor, başlı başına bir mücadele. O insanlarla tanışmasaydım, o alanlara girmeseydim, mücadele etmeseydim muhtemelen şu an burada olmazdım. Çünkü insan kendini çok değersiz hissedebiliyor; "artık dayanamıyorum" noktasına geliyor. O noktada aynı şey için mücadele eden insanların olduğunu görmek güç veriyor. Hem çalışıp hem okuyup hem de mücadelenin içinde yer almaya çalışıyordum. Sınır dışı edilince eğitimim ve diğer her şey de yarım kaldı tabii.
Mona: Hem vegan hem kuir bir göçmen kadın olarak Türkiye’de geçirdiğin süreç boyunca kesişimsel bir aktivizm sürdürdün. Bize biraz bundan bahsetmek ister misin?
Nana: Kesişimsellik... Vegan olmak, kuir olmak, göçmen bir kadın olmak; bunların her biri zaten kendi başına bir mücadele alanı yaratıyor. Hepsi bir araya geldiğinde ise kesişimsel bir boyut kazanıyor. Benim aktivizmde istediğim şey tam da bu: farklı mücadele alanlarını ayrı ayrı değil, birbirine bağlı olarak görmek ve bu bağları görünür kılmak. Çünkü böyle bir bağ var. Mesela göçmenlik zaten başlı başına bir kırılganlık hali yaratıyor. Aidiyet, görünürlük, bürokratik engeller, güvenlik; bunlar seni sürekli kırılgan kılıyor. Kuir kimliğe sahip olmak da öyle; heteronormatif bir sistemin içinde kendin için güvenli alan açmaya çalışırken sürekli bir endişe içinde oluyorsun. Vegan olmak da benim için sadece bir yaşam tarzı değil; türler arası bir adalet arayışı, etik ve politik bir duruş. Bunların hepsi bir araya gelince şunu görüyorsun: Mücadele alanları farklı olsa da hepsinin ortak bir düşmanı var; ataerkil, heteronormatif, faşist, türcü ve kapitalist sistem.
Mesela ben kuir biri olarak bedenimle ilgili özgürlük talep ederken, sabah kalkıp bir canlının bedenini yemenin yarattığı çelişkiyi görüyorum. Bunu geri gönderme merkezinde çok daha derinden hissettim. Kendimi gerçekten bir mezbahada gibi hissettim. Demir parmaklıkların arasındasın, kıpırdayamıyorsun, hayatın bir başkasının keyfi kararına bağlı. Mezbahadaki hayvanlar da tam olarak aynı durumda. Bunu o kadar derinden hissettim ki "İyi ki veganım" dedim. Bir alanda özgürlük talep ederken başka bir baskıyı görmezden gelmek eksik kalıyor bence. Mesele sadece hayvan hakları, sadece kuir hakları ya da sadece göçmen hakları değil; tüm haklar için bu böyle. Farklı topluluklar arasında köprüler kurmak, ortak mücadele alanları yaratmak, görünmeyen bağlantıları görünür kılmak bence aktivizmin en önemli boyutu. Çünkü gerçek bir dönüşüm yaratmak istiyorsak, tüm canlıların varlığını görmemiz gerekiyor. Benim aktivizmim tekil kimlikler üzerinde değil; eşitliği, özgürlüğü ve adaleti tüm canlılar ve tüm kimlikler için birlikte nasıl kurabiliriz sorusunun etrafında şekilleniyor. Hayvan deneyleri meselesine bakalım mesela. Eskiden Amerika'da trans bedenler üzerinde deneyler yapılıyordu, şu an hâlâ hayvanlar üzerinde yapılıyor. İkisi de aynı şey: Birinin bedenini alıp metalaştırıyorsun. Vegan feminizm tam da buradan çıkıyor. Kadın bedeninin özgürlüğünü savunurken bir yandan başka bir canlının bedenini metalaştırıp, sömürüp sütünü, peynirini tüketmek çelişkilidir. Bunları görünür kılmamız gerekiyor. "Bunu sonraya bırakalım, önce şunu çözelim" diyince mücadele eksik kalıyor. Hepsini birlikte yapmak gerekiyor; öyle olunca da çok daha güçlü oluyor.
Mona: Geri Gönderilme Merkezi’ne (GGM) götürülme sürecini senin için zorlayıcı olmayacak şekilde bizlerle paylaşabilir misin? Her şey nasıl başladı?
Nana: Her şey toplanmadan iki hafta önce başladı. O gün oturma izni başvurumu yaptım ve başvurunun ardından ödenmesi gereken ücreti ödedim. Sonra bir telefon aldım; bana yanlış yere para ödediğimi söylediler. O gün çok yorgundum. Telefondaki adam bana bağırıyordu, ben de sinirlendim. "Nasıl yanlış yere para ödemiş olabilirim? Göç İdaresi'nin kendi sistemine girip ödeme yaptım” dedim. Üstelik o cebimde kalan son paramdı, 5.000 TL. Sonra beni çağırdılar. Yanlış yere randevu ayarlamışlardı; ardından valiliğe gelmemi istediler. Ne alakası olduğunu anlamasam da gittim. Üç kişi karşıladı beni. İki saat boyunca ajanlık teklif ettiler.
Müdür bana "Sen feminist ve hayvan hakları akvistiymişsin" dedi. "Sosyal medyamı mı araştırdınız?" dedim. "Biraz," dediler. Önlerinde fotoğraflar da vardı. Bir arkadaşımın fotoğrafını gösterip onunla ilgili bilgi istediler. O arkadaşımla bir kafede oturmuş, çay içmiş, sohbet etmiştik; o anın fotoğrafını önüme koydular. İnanılmaz ama gerçek. "Arkadaşlarınla ne konuşuyorsunuz?" diye sordular. "Arkadaşlarım beni örgütlemez," dedim. "Gündelik şeyler konuşuyoruz. Bunu mu anlatacağım size?” Saatlerce benimle, arkadaşlarımla, hayatımla ilgili konuştular; Azerbaycan'daki geçmişimi de masaya yatırdılar. Beni manipüle etmeye çalışıyorlardı. Arkadaşlarıma terörist diyorlardı; "Sen teröristlerle birliktesin, gel onları da kurtar. Türk polisi seni korur, sen de arkadaşlarını koru" gibisinden şeyler söylediler. Elbette kabul etmedim, gereken cevabı verdim.
"Türk polisi diyorsunuz da, iki gün önce Bayrampaşa'da bir kadın Kürtçe müzik yaptığı için polis onu tekmelemişti. Her gün kadın katliamı haberleri geliyor. Ben böyle bir polise nasıl güveneyim?” dedim. Ama onlar bana "Sen Türkiye Cumhuriyeti için çok değerlisin, çok zeki, akıllı ve güzel bir kadınsın, senin için her şeyi yapacağız. Türkiye'de istediğin her şeyi sana sağlayacağız, biz sana destek olacağız, biz senin abileriniz," gibi şeyler söyleyip durdular. Ben de “Hayır” dedim. Odadan çıkarken şunu sordum: "Ben oturma izni başvurusu yapmışım; siz bunu iptal mi edeceksiniz?" Onlar da rahatsız edici bir gülümsemeyle, "Bunu sen söyledin," dediler. Ben de çıktım. Odadan çıkınca düşündüm: oturma iznimi onaylamayacaklar. Bu durumda Türkiye'de kalabileceğim süre üç aydı. O süreyi göz önünde bulundurarak yakın arkadaşlarımla, güvendiğim arkadaşlarımla ne yapabileceğimizi planlamaya başladım. Çünkü peşimi bırakmayacaklarını biliyordum.
İki hafta sonra çalıştığım yere baskın yaptılar. 5-6 erkek polis gelmişti. Üstümü değiştirmem gerekiyordu ama izin vermiyorlardı. Erkek polis odaya giriyordu, ben ise yarı çıplaktım. Elini uzatıp beni çekmeye çalışıyordu. Sonra merdivenden itti beni; tutunarak düşmekten kurtuldum. Nereye götürüldüğümü ve neden götürüldüğümü söylemiyorlardı. Zaten en kötü tarafı da buydu. Arkadaşlarıma haber veremiyordum, hiçbir bilgi vermiyorlardı. Arabaya götürdüler. Bir kadın için üç araba, altı erkek polis getirmişlerdi.
İçeri girip üstümü değiştirirken telefonumu açıp mesaj yazmaya çalışmıştım. Erkek polis girdi, telefonumu elimden aldı ve mesajları okumaya başladı. O anda üstüne atladım, okumasın diye. Şunu fark ettim orada: Karşılarındaki insan ne kadar az şey biliyorsa, o kadar çok ezmeye çalışıyorlar. Ben sürekli GGM'deki diğer kadınlara da söylüyordum bunu; "Avukat isteyin, muayene sırasında polisin içeride bulunmaması gerekiyor," diye. Memurlar gelip bana "Sen hukuk mu okudun?" ya da "Buraya daha önce geldin mi?" diye soruyordu. "Hayır," dedim, "sadece temel haklarımı biliyorum." Bilmeyen insanlara çok daha fazla baskı uyguluyorlardı, bunu gözlerimle gördüm. Telefonumun başka bir arabada götürülmesine izin vermedim mesela; "Telefonum gözümün önünde olacak, mahkeme kararı olmadan bakma hakkınız yok," dedim. Direnmek gerekiyordu.
Sonra karakola götürdüler, beklettiler. "Neden aldınız beni?" diye sordum. "Bir suçum mu var? Oturma iznim de var." Sonra içimden şöyle geçti: "İki hafta önce yaptıkları teklifi kabul etmediğim için almışlardır herhalde.” Aklıma sadece bu geliyordu. Hiçbir şey söylemediler. Karakolda bir şeyler imzalatmaya çalıştılar. "Okuyayım, ondan sonra imzalarım," dedim; Türkçe biliyorum sonuçta. "Okumadan imzalayacaksın," dediler. İtiraz ettim ve okudum. Çok saçma bir şey yazmışlardı. Beni işyerinden almışlardı ama kağıtta "Sokakta şüpheli şahıs olarak görüldü" yazıyordu. O gün kısa bir şort ve kısa bir crop top giymiştim; şüpheli şahıs olmak için cebim bile yoktu. "Neden böyle yazdınız?" dedim. Geçiştirdiler. Sonunda bir cümle dikkatimi çekti: "Şüpheli şahıs değil, yalnızca kimlik kontrolü yapılacak." O cümle için imzaladım, başka bir şey demedim. Sonra beni Söğütlüçeşme'deki toplanma alanına götürdüler. Orada şunu söylediler: "Kodun var. Türkiye'ye bir yılı aşkın süredir giriş yasağın varmış, aranıyorsun." "Ben iki yıldır Türkiye'de oturma izni alıyorum. Giriş yasağım olsaydı buraya nasıl girebilirdim?" dedim. Kendileri bile bilmiyordu. Hiçbir şey söylemediler. "Kod" dediklerinde zaten anladım; üzerime terör kodu koymuşlardı.
Beni önce Fatih'e götürdüler. Oradan Arnavutköy'e götürülecektim. Fatih'te sonunda bir arkadaşıma haber edebildim. Vatan Emniyet’e götürülmeden önce "Bana kıyafet getir," dedim arkadaşıma; çünkü erkek polisler şortlu olduğum için sürekli gözleriyle beni taciz ediyorlardı. Arkadaşım kıyafetlerimi getirdi ama almama izin vermediler. "Arkadaşım tam önünüzde bekliyor, iki dakika gidip değiştireyim, hem rahat değilim hem de çok üşüyorum," dedim. Erkek polis döndü bana ve "Böyle giyinmeseydin o zaman," dedi. "Türkiye'ye fuhuş yapmaya gelmişsin, ondan böyle giyinmişsin," dedi. İçimden binbir şey geçti ama söyleyemedim. Beni sürekli ters kelepçe yapmakla tehdit ediyorlardı.
Sonra Arnavutköy'e götürdüler beni. Bir gün boyunca sakladılar; arkadaşlarıma nerede olduğumu söylemediler. O gün de geldiler: "Ajanlığı kabul edersen seni buradan çıkarırız, bizimle gel," dediler. Reddettim. Orada su istediğimiz için erkek polisler tarafından dövüldük. Sonra saçma sapan onlarca kontrol daha yapıldı ve bir şeyler imzalatmaya çalıştılar. Okumak istedim ama 3-4 kadın polis üstüme üşüştü. Biri saçımdan öyle sert tutup beni kaldırdı ki ayaklarım yerden kesildi neredeyse. Hem fiziksel hem psikolojik baskı çok yoğundu. Ne kadar direnirsem direneyim, hepsi üstüme geliyordu: "İmzalayacaksın." Tam okuyamadan imzaladım. Aslında ne olduğunu biliyordum; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin göçmenlerle ilgili bir maddesi. Ama yine de okumak istiyordum. Hâlâ üzerimi değiştiremediğim için çok üşüyordum. Sürekli dışarıda bekletiyorlardı bizi. İçeri girince demir sandalyeye oturdum; orası da çok soğuktu. Isınmak için bacaklarımı kendime çektim. Önümde oturan bir memur "Öyle oturma," dedi. Aldırmadan göğe baktım. Gelip ayağıma tekme attı. Bağırmaya başladım. Sonra beni deport ettirmek için psikolojik baskıyı yoğunlaştırdılar. Yine ajanlık teklifi geldi. Bu sefer arkadaşlarımın fotoğraflarını tek tek önüme koydular; "Bu alçak, bu şerefsiz, bu böyle biri," diye. Hepsini küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Ben de onlarla konuşmamak için elimden geleni yaptım. Zaten o sırada fiziksel şiddet gördüğüm için boynum çok ağrıyordu, gözüm şişmişti; fiziksel olarak da dinleyecek halim yoktu. Öyle bir noktaya geldim ki bayıldım. Hem fiziksel acıdan hem de psikolojik baskıdan. Cevap verecek halim kalmamıştı. İlk kez böyle bir şey yaşıyordum. İnsan psikolojik acıdan da bayılabiliyor; bir noktada beyin kendini kapatıyor, artık duymak istemiyorsun ve duyamıyorsun. Bende öyle oldu.
O gün sıradan bir gün gibi başlamıştı, sıradan bir günde her şey kontrolümden çıktı. Zaten kuir olarak, kadın olarak hayatımızın büyük bölümü elimizde değil. Küçük bir pay kalıyor bize; o küçük pay da elimden gitti o gün. Benim için en zorlayıcı kısmı belirsizlikti. Ne olacak? Kimse cevap vermiyordu. Nereye gittiğimi, ne yapılacağını soruyordum; bunu bilme hakkım vardı ama cevap yoktu. Ben zaten günlük hayatta da belirsizlikten nefret eden biriyim. O belirsizliğin içinde kalmak benim için en ağır şey oldu. Bir de her şeyin kontrolümden çıkması. Oraya vardığımda farklı bir sistemin içine girdiğimi anlatmaya çalışıyordum kendime. Günlük hayatta olağan saydığımız şeyler var; iletişim kurmak, hareket etmek, kendi hayatımıza dair kararlar almak. Bunların hepsi bir anda yok oldu. Kendi hayatım üzerindeki o kontrol duygusunun bu kadar sert biçimde sarsılması beni çok yıprattı. En çok yıpratan da buydu.
Bir de şu vardı: Geri gönderme merkezine gittiğinde orada çok farklı kültürlerden, çok farklı travmalar yaşamış kadınlar vardı. Onlarla iletişim kurarken hem hassas olman gerekiyor hem de kendine güvenli bir alan yaratman gerekiyor. Bu dengeyi kurmak çok zordu benim için. Hem göçmen hem de kuir olmak; bu ikisi bir araya gelince her şey o kadar zor oluyor ki. Ben geri gönderme merkezinde kuir kimliğimi güvenlik nedeniyle açıklamıyordum. Ama oradaki memurlar ve müdürler bunu biliyorlardı. Beni odaya çağırıp cinsel yönelimim ve cinsiyet kimliğimle ilgili sorular soruyorlardı. "Sen şimdi kadın mısın, erkek misin?" diye soruyorlardı. Kuir kimliğimi orada açıklasaydım, içerideki kadınlara söyleyeceklerdi. Orada homofobik kadınlar da vardı; bu benim için tehlike yaratacaktı. Zaten istedikleri de buydu. Çünkü daha önce de böyle olmuştu. Kuir ya da lezbiyen kadınlar kimliklerini açıkça belirtmiyordu. Peki memurlar bunu nereden öğreniyordu? O kadınlar mahkemeye başvuru yapıyor, başvuruda kuir kimliğini belirtiyor, “Cinsel yönelimim sebebiyle Irak'a ya da İran'a gönderilmek istemiyorum" diyor. Müdür ya da memur oradan öğreniyor. Sonra gidip içerideki diğer kadınlara söylüyor. Amaç o kadını yıpratmak; o kadar yıpransın ki kendi rızasıyla çıkıp gitsin. Bu sistematik bir şeydi. İçeride her türlü insan vardı; muhafazakâr da vardı, açık görüşlü de. Bu yüzden kuir kimliğimi hiç açıklamadım. Bu arada o soruları sormak bile başlı başına aşağılayıcıydı. Beni en çok öfkelendiren şeylerden biriydi bu; ama cevap da veremiyordum. Aynı şeyi başka göçmen kadınlara da yapıyorlardı. Hatta görünür biçimde maskülen olan kadınları yanlarına çağırıp "Sen erkeksin, seni erkekler koğuşuna göndereceğiz," diye tehdit ediyorlardı. Kadın "Ben kadınım" dese de tehdit devam ediyordu; amaç o kadını yıldırıp sınır dışı ettirmekti. Oradaki kadınların her birinin kendine ait bir mücadelesi vardı, bir direnişi vardı.
İran, Mısır ve başka ülkelerden gelen kuirler de vardı. Türkiye'de yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı çünkü başka bir yere gidemiyorlardı. Mesela Irak vatandaşı olan biri vardı; Türkiye onu sınır dışı etmek istiyor, o ise gönüllü olarak başka bir ülkeye gidemiyor, çünkü vize alamıyor. Sıkışıp kalmış, çaresizlik içinde. Bu insanların hayatı inanılmaz zordu. Ben kendimi onlara kıyasla şanslı bile hissettim; Azerbaycan vatandaşıyım, gidebileceğim ülkeler az da olsa var diye düşündüm. O kadın arkadaşın az da olsa bağlantıları vardı ve o bağlantıları üzerine içeride bir yaşam kuruyordu. Birbirimizle dayanışıyorduk. O anda da gördüm: Dayanışma ne kadar önemli, o bağlar ne kadar değerli.
Bu benim için bireysel bir deneyimden çok kolektif bir deneyime dönüştü. Beni sınır dışı ettirmeye çalışırken gelip "Burada ne işin var, psikolojin bozulur, burası kötü bir yer," diyorlardı. Ben de dedim ki: "Vallahi benim için büyük bir deneyim oldu. Geri gönderme merkezlerinin ne kadar kötü olduğunu zaten biliyordum ama bizzat burada olmak, bunu hissetmek, bu kadınlarla aynı yerde bulunmak benim için çok büyük, kolektif bir deneyim oldu." Onun için dedim ki ancak mahkemeyi kaybedersem giderim.
Mona: GGM'nin koşullarını raporlardan biliyoruz. Örneğin, normal hijyen koşullarına ve vegan yemeğe ulaşmakta zorlandığından haberdarız. Bu sistemli hak gaspı karşısında neler seni ayakta tuttu? Dayanışmanın deneyimindeki güçlendirici yerini merak ediyorum aslında.
Nana: En temel ihtiyaçlarım bile kısıtlanıyordu; tuvalete gitmek bile bir sorundu. İnsan kendini o kadar değersiz hissediyor ki. Hayatının her anının bir başkasının kontrolünde olması; su içmek için, dışarı çıkmak için, yemek yemek için sürekli birinden izin almak zorunda kalmak. Bu seni derinden değersizleştiriyor. Böyle anlarda beni ayakta tutan en önemli şey kendi değerlerime tutunmaktı. İçinde bulunduğum koşullar ne kadar ağır olursa olsun, o koşullar insanı ölüme götürse bile, sürekli şunu düşündüm: Ben kimim ve neye inanıyorum? Ve inandığım şeyi kaybetmemeye çalıştım. Kendi içimde bir direniş yarattım. İkinci kez ajanlık teklifi ettiklerinde şunu da söylediler: "Arkadaşların bir kere gelir, iki kere gelir, üçüncü de gelmezler." Ben de dedim ki: "Benim için önemli olan on kişinin gelmesi değil. Arkadaşlarımın benim için bir şey yapıp yapmaması da değil. Benim inandığım bir ideolojim, bir hayat prensibim var ve ben buna göre yaşıyorum. Bu hayatla dayanışmak isteyen gelir, istemeyen gelmez. Kimse bana destek olmasa da olur; ama inandığım bir şey var ve onu kaybetmeyeceğim. Bana burada işkence de yapsanız, öldürseniz de; size istediğinizi vermeyeceğim, ajanlığı kabul etmeyeceğim."
İçerideki dayanışmanın yeri çok anlamlıydı. Kadınlarla küçük küçük, belki dışarıdan bakınca çok basit görünebilecek şeyler paylaştık. Ama orada birbirimize olan bir bakış bile o kadar anlam taşıyordu ki; güçlü bir bağlantıydı bu. En basit şeylerle bile birbirimize destek olduk, birbirimize dayandık. Mesela oradaki memurlar kadınları çağırıp benimle ilgili bilgi istiyorlardı: "Sizinle ne konuşuyor, gelip bize aktarın," diyorlardı. Politik bilinci çok gelişmiş olmayan bir kadın bile bunu yapmadı. "Tamam" dedi memura, ama hemen ardından gelip bana anlattı. O an inanılmazdı. O kadınla hiç bu tür şeyler konuşmamıştım bile, politik hiçbir şey paylaşmamıştım; zaten bazı kadınların gidip memura söylediğini bildiğim için orada politik konulara hiç girmiyordum, daha çok veganlık gibi şeyler konuşuyordum. Ama yine de o kadın beni seçti. Çok değerliydi. Dışarıdan gelen dayanışma da benim için çok kıymetliydi. Yalnız olmadığımı bilmek, birilerinin benim için ses çıkardığını, mücadele ettiğini hissetmek bana güç veriyordu. Bu sadece moral vermekten ibaret değildi. Daha derin bir şeydi; varlığını hissettiren bir şey. "Ben görülüyorum, unutulmadım, benim gibi düşünen, benim gibi bir dünya kurmak isteyen insanlar var," demekti bu. Ve o insanların sesi aynı zamanda senin mücadelinin de sesi oluyordu.
Bu deneyim bana dayanışmanın ne kadar hayati bir şey olduğunu çok net biçimde öğretti. Büyük örgütlü hareketler olmak zorunda değil; en küçük insani temasta bile insan kendini var hissediyor, güçlü hissediyor. Çünkü dediğim gibi, zamanla orada insan yalnız ve değersiz hissetmeye başlıyor. Kendimi yalnız hissettiğimde sizden gelen mektupları açıp okuyordum. Güzel şiirler yazmıştı arkadaşlarım. Yanımda oturan kadınlara da okuyordum onları. O mesajlar onlara da güç veriyordu. "Bakın, yalnız değilsiniz," diyordum. "Benim arkadaşlarım sizin de arkadaşlarınız." Orada yalnız olan, hayatı çok ağır olan pek çok kadın vardı. Onların başına bir şey geldiğinde dışarıya haber etmeye çalışıyordum sürekli. Gücümüz neye yetiyorsa, birlikte dayanışmaya çalıştık. Dayanışma en zor koşullarda bile kendine bir yol buluyor. İnsanlar arasında kurulan o bağlar, o bağların sıkı ve güçlü olması; sistemin yarattığı o izolasyonu, o kalıbı bile kırıyor. Bu yüzden bu deneyim bana yalnızca zorlukları değil, dayanışmanın dönüştürücü gücünü de hatırlattı.
Ben hep en yakın arkadaşıma şunu söylüyorum: Kendi fotoğrafımı atıyorum "Bak, bu kadın sizin dayanışmanızın eseri," diyorum. İnsanlar dayanışarak bir insanın hayatını kurmasına yardım edebiliyorlar. Ben dayanışmanın somut bir örneğiyim. “Siz olmasaydınız bu dayanışma olmazdı, ben de olmazdım”. Sürekli başka bir yere göç etmek, bu kadar zorlu ve çirkin yollardan geçmek; bunları yalnız başıma yapamazdım. Gerçekten yapamazdım. İnsan yalnızken bunu göze alamaz. Birinin varlığını hissetmek çok önemli. Fiziksel olarak yanında olması da şart değil; bir mesajda bile olsa seni sorup araması, senin için endişelenmesi bile yeterli.
Bu sadece GGM'de değil, Türkiye'de geçirdiğim süre boyunca hep böyleydi. En basit bir örnekle anlatayım. Göçmenin en zorlandığı şeylerden biri para meselesi değil mi; iş bulmak. Ben bir işte tacize uğramıştım. Ve yanımda cinsiyetçi küfür edildi. Ben de o insana gereken cevabı verip işten çıktım. Neden biliyor musun? Çünkü biliyorum ki iş bulunur; ama kendimi ve kimliğimi kaybetmeyeyim. Cinsiyetçi küfüre, tacize karşıyım, patron da olsa benim yanımda bunu yapamaz. Üstelik bir sürü borcum vardı, kiram vardı, kedim hastaydı. Yine de hiç düşünmeden çıktım. Çünkü biliyordum ki bunu birlikte mücadele ettiğim arkadaşlarıma söylediğimde beni kınamayacak, benimle birlikte iş arayacak, "İyi ki çıkmışsın," diyecek. Yalnız olsaydım muhtemelen yine çıkardım; ama iş bulma süreci çok daha zor olurdu. Arkadaşlarım sayesinde daha kolay oldu. Bir de oturma izni süreçlerim hep çok zor geçiyordu. Sürekli bir kurumdan başka bir kuruma gitmem gerekiyordu, birçok aksaklık çıkıyordu ve çok bunalıyordum. Bir gün bu sebeple okuldan çıktığımda ağlamaya başladım. Orada birkaç arkadaş beni görüp yanıma geldi. Durumu anlattım. Bana sarıldılar, 'Şuraya soralım, şunu yapalım,' diyerek çözüm aramaya başladılar ve birlikte hallettik. İşte bu.
Mona: Haberlerde birçok platformda senin hikayen etrafında insanların kenetlendiğini gördük. Bu kolektif ses sana kendi gücün hakkında ne söyledi?
Nana: Şunu söyleyeyim: "Kendi gücüm" dediğimizde bu asla tek başına bir şey değil bence. Dayanıklılıktan da ibaret değil. Evet, insanın kendi içinde kurduğu bir direniş var; ama bunun sürdürülebilmesi için mutlaka o bağlara ihtiyacı oluyor. Benim gücüm yalnızca benden gelmiyor. Kolektif sesin varlığı benim için çok önemliydi. Bunu kesinlikle söyleyebilirim.
Mona: Senin için “güvenli bir yaşam” ne anlama geliyor?
Nana: Bunu çocukluğumdan bu yana düşünüyorum; Azerbaycan'dayken de düşünürdüm. Güvenli yaşam ne demek? Benim için güvenli yaşam yalnızca fiziksel güvenlik anlamına gelmiyor. Tabii ki temel bir ihtiyaç o, ama bunun çok ötesi var. Kendim olabilmek, içimdekileri saklamak zorunda kalmamak, sürekli kendimi filtrelemek zorunda kalmamak; benim için güvenli alan bu demek. 22 yıl aile evimde hiç güvenli yaşamadım. Beni fiziksel olarak tehdit eden babamla aynı evde büyüdüm. Bu yüzden güvenli yaşam alanı meselesini hep düşündüm. Kuir biri olarak, göçmen biri olarak güvenlik benim için çok katmanlı bir konu. Sadece bulunduğum yerin fiziksel olarak güvenli olup olmadığı değil; o alanın beni ne kadar kabul ettiği, ne kadar görünür olabildiğim, varlığımı ne kadar hissettirebildiğim de önemli. Fiziksel olarak güvende olsam bile sürekli kendimi saklamak zorunda hissettiğim bir yerde yaşamak çok büyük bir güvensizlik duygusu yaratıyor. Arkadaşlarımdan fiziksel olarak uzak olmak da bu yüzden çok ağır. Türkiye bizim için güvenli değil ama bir arkadaşımın yanında kendimi güvenli hissediyordum; o an benim için güvenli bir yaşam alanına dönüşüyordu. Günlük hayatta tetikte olmamak, ya da en azından çok daha az tetikte olmak istiyorum. Mesela gökkuşağı renklerinde bir şalım var, onu takmak istiyorum ama takamıyorum. Çünkü bir şey olsa yanımda bir arkadaşım yok. Türkiye'deyken takıyordum, güvenli alanları tanıdığım için yapabiliyordum bunu. Ama başka bir ülkede yapamıyorum, çünkü o alanları henüz tanımıyorum.
Güvenli yaşam bence bireysel bir şey değil, kolektif bir mesele. Sadece benim kendimi güvenli hissetmem değil; etrafımdaki insanların da güvende olması, birlikte var olabileceğimiz alanların var olması. Güvenli yaşam alanı dediğimde bunu kastediyorum; yalnızca kendi açımdan değil, çevremdeki insanlar için de. Şu an kendimi çok daha az güvende hissediyorum. Sürekli tetikteyim. Ama bu korku üzerine kurulu bir şey değil. Bence güvenli alan korkudan daha çok özgürlükten besleniyor. Güvenli yaşam dediğimde aklıma şu geliyor: Ne kadar özgürüm? Konuşurken, hareket ederken ne kadar özgürüm? Ne kadar rahat nefes alabiliyorum? Benim için güvenli yaşam alanını bunlar belirliyor. Güvenli bir alanda olmayınca insan düzgün nefes alamıyor. Ben kendimi rahatsız hissettiğimde fiziksel olarak da hissediyorum bunu; kötü bir koku geliyor burnuma, nefes alamıyorum. Çok ilginç ama gerçek. Güvenli alan en temel hakkımız.
Mona: İkinci kez göç etmek seni nasıl etkiledi? Şu anda neler yapıyorsun, bulunduğun yerden aktivizme devam edebiliyor musun?
Nana: Göç etmek fiziksel bir yer değiştirmekten çok daha fazlası. Duygusal ve kimliksel olarak parçalanıyorsun. Ve yeni bir yere gittiğinde o parçaları yeniden bir araya getirmeye çalışıyorsun. Böyle hissettiriyor bana. İlk göç ettiğimde başıma çok şey geldi; neyse ki yalnız değildim, arkadaşlarımın desteğiyle o çukurdan çıktım. Sonra sınır dışı edilmemin ardından yeniden göç ettim. Bulunduğum yeni ülke de çok güvenli bir yer olmadığı için aktivizmi tam anlamıyla yapamıyorum, küçük şeylerle yetinmek zorunda kalıyorum. Eskiden aktivizmle, fiziksel olarak insanlara dokunan şeyler yapabiliyordum; şimdi dijital yollarla yapmaya çalışıyorum. Dil bariyeri de büyük bir sorun; ırkçılığa da uğruyorsun göçmen olduğun için. O ülkenin siyasi tutumunu kavramak, insanlarla nasıl iletişim kuracağını bulmak da ayrı bir zorluğa dönüşüyor.
Tam kök salmaya başlamışken o kökün tekrar sökülmesi çok zor. Yeni bir yere taşındıktan sonra üç dört gün bavulumu bile açamıyorum ben; o enerji olmuyor. Çünkü bir yeri unutmak da enerji istiyor. Aidiyet duygusu da çok karmaşık bir hal alıyor. Sürekli soruyorsun kendine: Benim yerim neresi? Ben nereye aitim? Kuir biri olarak bu daha da zorlaşıyor. Bir insan olarak zaten güvenli alan arıyorsun; bir de kuir olarak ekstra bir güvenli alan arayışı oluyor. Bu çok yorucu. Bir de insanlarla iletişim kurarken kuir kimliğimi ifade edememek beni çok zorluyor. Ben kimliğini açıkça ifade eden biriyim; bunu yapamayınca hem kendime kızıyorum hem de sisteme ayrı bir öfke duyuyorum. Bu kadar zorluk içinde öğrendiğim bir şey var: Her seferinde sıfırdan başlamak kolay değil, ama bunu yapabildiğini görmek insana farklı bir güç veriyor. Yeni bir ülkede bürokratik işleri, belge süreçlerini halledebilmek mesela; Türkiye'de her oturma izni aldığımda gurur duyuyordum kendimle, çünkü çok zor bir süreçti. Burada da çok zorlanıyorum, henüz düzenimi oturtamadım. Şehir bana çok yabancı geliyor, çok farklı kültürler bir arada. Normalde farklı kültürleri çok severim ama şu an sadece denge kurmak istiyorum. Alışma sürecindeyim, geçecek. Bir de şu var: En küçük bir ihtiyacım olduğunda, mesela bir kupaya ihtiyacım var, almıyorum. "Zaten buradan taşınacağım," diyorum. Bir giysi lazım, "Bir yere yerleştikten sonra alırım," diyorum “şimdi yük etmeyeyim kendime”. Küçük şeyler bunlar ama bu küçük şeyler de çok yoruyor insanı.
Bu süreç zorlu. Türkiye'deki herkesi çok özlüyorum, yas tutuyorum. Arkadaşlarımın fotoğraflarına bakamıyorum. Kedim Sofi’nin fotoğraflarına hiç bakamıyorum. Geceleri onu hissediyorum; hep göğsümde uyurdu. En ağır tarafı bu zaten. İstanbul'u sevmiyordum ben aslında; oradaki insanları seviyorum daha çok, onlarla kurduğum bağı seviyorum. Bir arkadaşımın başına bir şey geldiğinde fiziksel olarak yanında olmak istiyorum, sarılmak istiyorum. Bazı şeyler var ki sözle ifade edemiyorsun; sadece sarılmak gerekiyor. Şu an ben de birine sarılmaya ihtiyacım var. Ya da sadece birinin evde var olması bile yeterli. Bunların olmaması çok yoruyor. O günlük dayanışma enerjisinin eksikliği de hissediliyor; birinden, birbirinden enerji almanın yokluğu.
Umuyorum ki bir gün kendi seçtiğim, kendi kurduğum bir yaşam alanım olacak. Kendi evim, kendi rutinlerim, kendi kararlarım. Uzun zamandır bunun için mücadele ettim; o mücadelenin meyvesini görmek üzere olduğumu hissetmek çok güçlü bir duygu. Bir de orada çok daha fazla insanla buluşma, bağ kurma, birlikte bir şeyler yapma fırsatım olacak. Bunu düşündükçe içim açılıyor.
Mona: Şu an benzer süreçlerden geçen veya Türkiye'de görünmez kılınmaya çalışılan kuir/göçmen arkadaşlarımıza deneyimlerine dayanarak ne söylemek istersin?
Nana: Bu süreç hem fiziksel hem duygusal olarak çok yorucu olabiliyor. Zaman zaman kendimizden bile şüphe edebiliyoruz. Gücünün tükendiğini hissedebilirsin; ben de bazen hissediyorum. İnsan "artık dayanamıyorum" noktasına geliyor. Bu çok anlaşılır, çok insani bir şey. Ben hep şunu düşünüyorum: Güçlü olmak zorunda değilim. Bazen kendimi bırakıyorum. Bir de şunu düşünüyorum: Bizim varoluşumuz aslında sandığımızdan çok daha politik bir mesele. Senin sadece var olman, sesin çıkması; bu sistemin seni görünmez kılma çabasına karşı bir direniş. Kuir bir göçmen olarak nefes alman, alan açman, kendin olman; bunların hepsi başlı başına bir mücadele. En önemlisi bence kendimizi kaybetmememiz. İnandığımız şeyler, kim olduğumuz, ne olduğumuz, neyi savunduğumuz; bunlar en güçlü direniş biçimleri. Varlığın bir anlam taşıyor ve bu varlığı iyi kullanman gerekiyor; dayanışarak, var olarak kullanman gerekiyor. En zor zamanlarda bile insan bir şekilde devam etmenin yolunu buluyor. Ve bu yollar asla yalnız bulunmuyor. Birbirine tutunarak, birbirine bağ kurarak o en zorlu kısımları atlatıyorsun, yaşıyorsun. Bir de şunu bilmeniz gerekiyor: Yaşadıklarınız yalnızca sizin hikâyeniz değil. Bu hikâyeler bir araya geldiğinde görünmez olanlar görünür olmaya başlıyor. Politik kimliğinle yaşamak bu demek. Ben öyle yaşadım. O dayanışma olmasaydı, mücadele içindeki insanlarla tanışmasaydım hayatım bu kadar sürdürülebilir olmazdı.
Mona: Benim sorularım bu kadar, Nana. Ağzına sağlık. Umarım yormamışızdır seni. Tekrar çok teşekkür ederim.
Nana: Ben teşekkür ederim Mona, aksine iyi geldi konuşmak. Çok sevgiler.