
10. Yılında 10 Ekim'e
Sabahın insanları
İlk kez değil ölümümüz.
Ölüme soframızda bir tabak hep hazırdır bizim ama
O gün sözünü eden yoktu gidişin.
Varışın günüydü o gün,
Barışın günüydü.
Kaç kişiydiler bilmek zor belki,
Aynı umutla çarpıyordu ama kalpleri.
Sürekli yükselen türküler dillerinde,
Halaylar zılgıtlar pankartlar
Barış diye diye ölür bizim çocuklar.
İşçiydik, öğretmendik, öğrenciydik;
Kadındık, çocuktuk, devrimciydik.
Hastanelerden gelmiştik,
Okullardan, atölyelerden.
Sokakları doldurmuştuk.
Her yüz tanıdıktı bize,
Barışı getirecek yorgun ellerimizdi.
Birdik, onduk, yüzdük derken bindik,
Ankara’nın kalbindeydik.
Aylardan ekimdi;
Yapraklar sarı, bayraklar kızıldı
Umuda susamıştık barışa.
O on ekim Ankara Garı’nda
İnanmıştık biz kuracaktık kardeşliği.
Kardeşim;
Saat 10’u 4 geçiyordu,
Zamansız kalktı o sabah bir tren.
Tarihin çarkı ayrılık getirdi.
Başımıza geleni bilirdik:
Suruç’tan bilirdik,
Roboskî’den,
Sivas’tan, Dersim’den bilirdik.
Kanımızla kuruldu bu ülke,
En güzellerimizin canından kuruldu.
Devlet dersini zulümden yazmıştı.
Bu ülke, mezar taşlarını harf diye dizmişti alfabesine;
Harflere biz vermiştik anlamını.
Yüreğimiz elimizde gittik o gün o meydana
Ekimler henüz kana bulanmamıştı
Ankara’da gökyüzüne bakmak böyle zor değildi henüz
Ve Kızılay’da yürürken
Bir daha karşılaşmamız imkansız değildi daha
Yoldaşların sıcacık gülümseyişleri yüzlerindeydi.
Oysa hep bilirdik:
Barış, en çok savaşı yaşayanların kelimesidir.
Güzellik ister barış, cesaret ister, emek ister.
Kimse bizim kadar delicesine,
bizim kadar tutkuyla isteyemez onu.
O meydandan geriye ne kaldıysa,
adlarını biz taşıyoruz şimdi:
Karanfiller kadar kırılgan,
yürek kadar ağır,
tarih kadar haklı.
Unutmadık yitirdiklerimizi
Ne sözleri yarım kaldı ne de ümitleri
Veysel’e sözümüzdür, Meltem’e sözümüzdür barış;
Amed’e sözümüzdür, Suruç’a, Ankara’ya
Bu toprakları kana boğanlardan alacaklıyız onu.
Ve o gün geldiğinde,
bu ülke gerçekten barıştığında
Onların sesi,
Patlamanın yankısını boğacak kadar gür çıkacak içimizden.
10 Ekim için bir yazı yazmam ilk istendiğinde inanılmaz bir yük hissettim içimde. Göz göre göre katledilen onlarca yoldaşımızı hangi dil anlatmaya yeter bilemedim, hani Ahmed Arif diyor ya, “kızlarım, oğullarım var, her biri vazgeçilmez cihan parçası.” Kayıplarımızı nasıl anlatalım, her biri bir dünyaya bedeldi. Sonra düşündüm, yaralılarımızın üstüne saldıran, gaz sıkan, ambulansların gelişini dahi engelleyen polisi mi anlatmak lazımdı? O bombanın patlayacağını adları gibi bilen yetkililerden mi bahsetmek gerekirdi yoksa? Bayramlarımızın, umutlarımızın, güzel gülüşlerimizin çalınmasından onlar sorumluydu sonuçta. Taşıdıkları barış pankartlarına sarılıp hastaneye taşınan yoldaşlarımızı mı anlatmalıydım ya da bu ülkenin tüm çocuklarına barış dolu bir ülke getirmek için ülkenin dört bir yanından gelen; çocukları anasız, çocukları babasız, anaları babaları çocuksuz kalan yoldaşlarımızı... Çalışkan ve vicdanlı; bu toprakların en güzel insanlarını...
Bence en çok o günkü ısrarı ve barışa duyulan isteği dillendirmek lazım.
Bugün on yıl sonra, tekrar dilimizde onurlu bir barış var. Barışı yitirdiklerimize borçlu, katillerden ise alacaklıyız. Bize düşen unutmamak, hesaplaşmak ve mücadelenin yere düşmesine asla izin vermemektir. Bir daha asla yaşanmasın diye, bu topraklarda işçinin emeği çalınmasın, bir çocuk daha ölmesin diye, onurlu bir barışta ısrarcıyız. Bir umudumuz, bir umudumuz barışta, anlıyor musunuz?
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.