
NATO Zirvesi bitmesine rağmen tutukluluklar sürüyor. Peki, NATO sonrası Türkiye’deki hak savunucuları ne beklemeli?
NATO Zirvesi gibi dönemsel gerekçelerle başlatılan güvenlik politikalarının, zirve sonrasında kalıcı bir olağanüstü yönetim pratiğine dönüşme riski Türkiye’deki hak savunuculuğun geleceği için ne söylüyor?
Bu soruların cevapları için Av. İlayda Doğa Karaman, Av. Berfin Melike Çiftçioğlu, Av. Serhat Vejîn Alan ve Av. Doğa Teoman Çatalkaya ile görüştük.
Ankara’da NATO Zirvesi öncesinde 23 Haziran sabahının erken saatlerinde başlayan eşzamanlı ev baskınlarında 225 kişi gözaltına alındı, 179’u tutuklandı. Türkiye genelinde ise gözaltına alınan kişi sayısı en az 668. Tutuklananlar arasında Ankara Pride ve YDK’de örgütlü aktivist Duru var. Aralarında KAOS GL Genel Yayın Yönetmeni ve ÜniKuir’in yoldaşı gazeteci Yıldız Tar’ın olduğu yaklaşık 10 kişi ise 22 Temmuz sabahı tahliye edildi.
Tutuklananlar, “silahlı terör örgütü üyeliği" iddiasıyla yargılanıyor. Tutuklama kararında üyelik iddiasına dair somut deliller bulunduğu öne sürülse de tutuklu yargılananların sorgularında örgüt üyeliğine ilişkin somut bir delil ortaya konulmadığı belirtildi.
NATO Sürecinde Kuir Feministlerin yaşadıklarını daha detaylı incelemek isterseniz konu hakkında yaptığımız derlemeyi buradan okuyabilirsiniz.
Güvenlik politikaları artık yalnızca fiziksel alanı değil, dijital alanı da kapsayan bir baskı mekanizmasına dönüşmüş durumda. NATO Zirvesi öncesinde yürütülen operasyon kapsamında, aralarında IŞİD şüphelilerinin de bulunduğu yaklaşık 200 kişi gözaltına alındı. Muhaliflerin IŞİD şüphelileriyle aynı operasyon kapsamında gözaltına alınması ve operasyonun kamu makamları tarafından bu şekilde topluma servis edilmesi, onların da aynı güvenlik tehdidi çerçevesine yerleştirilmesine hizmet etti.
Operasyonların ardından Ankara’da kalabalık bir protesto eylemi gerçekleştirildi ve bu eylem sırasında herhangi bir gözaltı yaşanmadı. Öncesinde, birbirinden farklı siyasal çevrelerden ve hareketlerden çok sayıda kişinin topluca gözaltına alınmış olması, ceza hukukunun bir gözdağı ve kitle yönetimi aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Sonrasında yapılan eylemde gözaltı olmaması, siyasal iktidarın ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Gözaltına alınan ve tutuklanan kişilere “silahlı terör örgütü üyeliği” isnadı yöneltildi. Hak savunucuları yıllardır “terörist” veya “terör örgütü üyesi” olarak yaftalanıyor. Oysa bu kişiler hakkında terör örgütü üyeliğini ortaya koyan somut deliller bulunmadığı gibi, gözaltına alınanların aynı yerlerde örgütlenmediklerini, hatta bazılarının örgütlü olmadığını da biliyoruz.
Ceza hukukunda örgütlü faaliyetlerin cezalandırıldığı başlıca düzenlemeler, suç örgütü ve terör örgütü üzerinden şekilleniyor. Ancak bugün isnadın yöneltildiği dosyalarda örgütün suç örgütü ya da terör örgütü olup olmadığını tartışmak bir kenara dursun, hangi örgütün terör örgütü olmakla suçlandığını dahi göremiyoruz. Siyasal iktidar politikası doğrultusunda kimi işaret ediyorsa, bu işaret edilen topluluklar doğrudan “terör örgütü” olarak değerlendiriliyor. Böylece yalnızca belirli eylemler değil, örgütlenmenin kendisi kriminalize ediliyor. Oysa örgütlenme özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel koşullarından biridir.
Bu tür operasyonlar her yıl belirli siyasal dönemlerde yapılıyor. Kitle değişse de, ortak özellik siyasal iktidar tarafından işaret edilen siyasetlerin ve hareketlerin bu operasyonlara maruz kalıyor olması. NATO Zirvesi öncesindeki operasyonların da “NATO geldiğinde kimse sokağa çıkmasın” anlayışına dayanan bir kitle yönetimi stratejisinin parçası olduğunu düşünüyorum. Gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin somut olgulara dayanan hukuki koşulları ortaya konulmuyor; ancak kamuoyuna “terör örgütüne operasyon yapıldı” haberi çoktan verilmiş oluyor. Bu dosyalar ileride beraatle sonuçlansa dahi, kişilerin kamuoyu önünde terörle ilişkilendirilmesiyle amaçlanan siyasal etki yaratılmış oluyor.
Bu süreçte sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getirilmesi ve hesapların askıya alınması da NATO Zirvesi’nden ve Onur Ayı’ndan bağımsız düşünülemez. Güvenlik politikalarının artık dijital bir boyut kazandığını burada açıkça görüyoruz.
Kadın, feminist ve LGBTİ+ örgütlerin son zamanlarda mücadele merkezlerine koydukları alanlardan biri dijital şiddet. Devlet, dijital alandaki yetkilerini şiddet faillerine karşı etkili biçimde kullanabilecekken bunu yapmıyor. Şiddetten hayatta kalan bir kadın veya lubunya başvurduğunda BTK çoğu zaman kendisine tanınan süreyi sonuna kadar kullanıyor ya da başvuruya hiç cevap vermiyor. Sulh ceza hâkimlikleri aracılığıyla yapılan başvurularda da erişimin engellenmesi kararı almak son derece güç olabiliyor.
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi söz konusu olduğunda kanundaki şartlar olabildiğince dar yorumlanıyor. Buna karşılık siyasal iktidarın politikalarıyla örtüşmeyen ifadeler ve örgütlenmeler söz konusu olduğunda erişim engelleri olağanüstü bir hızla kararlaştırılıp uygulanabiliyor. Devlet, dijital alandaki yetkisini şiddetten hayatta kalanları korumak için değil, ifade özgürlüğünü sınırlandırmak için kullanıyor. Dijital şiddet, özellikle gençlerin en sık karşılaştığı şiddet biçimlerinden biri hâline gelmesine rağmen, mevcut başvuru ve yaptırım mekanizmaları etkili bir şekilde işletilmiyor.
Erişim engelleri NATO Zirvesi öncesindeki gözaltı ve tutuklamalardan bağımsız değil. Bunların tümü iktidarın farklı alanlarda uyguladığı sessizleştirme politikasının parçaları. Yargının ve kamu kurumlarının siyasal iktidar tarafından bir baskı aracına dönüştürülmesiyle ilk kez karşılaşmıyoruz. Ancak her seferinde yeniden “Nereden başlayabiliriz?” diye sormamız gerekiyor. Kapitalist sermayenin altında şekillenen alanlardan ve sosyal medya mecralarından uzaklaşmayı; kendi oluşturduğumuz alanlarda bir araya gelmeyi ya da bu alanları yaratmayı düşünmeliyiz.
Sistem içinde baskının normalleştirildiği bir dönemde yetiştik. Dönemsel olarak verdiğimiz veya veremediğimiz tepkiler de bundan bağımsız değil. Bu noktada en kritik tepki, sokağa çıkmak ve sokağa çıkma hakkımızı korumak. Bunun mutlaka büyük kitlelerle gerçekleştirilen geleneksel eylemler biçiminde olması gerekmiyor. Sanatı eylemliliğe dâhil etmek, alışılmış yöntemlerin dışına çıkmak ve siyasal iktidarın kolaylıkla öngörüp bastıramayacağı yeni stratejiler kurmak da mümkün.
İktidara kim gelirse gelsin, birini "öteki" görecek; sosyal medyayı, hukuku ve devletin tüm aygıtlarını ve kaynaklarını seçtiği ötekiye karşı kullanmaya devam edecek. Bu sebeple, iktidara kim gelirse gelsin biz (LGBTİ+'lar, feministler, Kürtler, gençler, sol sosyalistler...) hep muhalif kalacağız. Bu nedenle alıştığımız ve artık sonuç vermeyen yöntemlerin dışına çıkan yeni mücadele biçimleri geliştirmemiz gerekecek. Bu tür yaratıcı ve beklenmedik mücadele yöntemleri ise lubunya hareketine hiç uzak değil.
Bu soruyu iki ayrı parçaya bölmek gerekiyor. İlk parçaya cevap vermek için öncelikle NATO Zirvesi gerekçesiyle devlet ve devlet mekanizması içerisindeki farklı kurum ve aygıtlar tarafından neler yapıldığını tekrar hatırlamamız gerekiyor. Ardından kısmen de olsa hukuki bir dayanak gösterilen fiiliyattaki bu uygulamaların neye tekabül ettiğini açıklamak gerekiyor. Yani ne olduğunu ve ne şekilde ilerlediğini görmemiz gerekiyor. İkinci parçada bu yaşananların devlet kurumlarının repertuarında yer edinerek kalıcı olma riskinin ne olduğu ve bu riskin hak savunucusu olan kişi ve kurumları yani bizleri gelecekte ne şekilde tehdit ettiğini açıklamak gerekiyor.
Ne olduğu ile başlayacak olursak; Ankara Valiliğince 13 gün sürecek bir dizi yasaklama kararı günler öncesinden yayınlandı. Yine günler öncesinde kolluk tarafından farklı illerde “terör” gerekçesiyle eş zamanlı operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlar mütemadiyen belli zamansal periyotlarla NATO Zirvesi bitimine kadar sürdü ve ekseriyetle ev baskınları yapılarak gerçekleştirildi. Yetmedi bu operasyonlarda gözaltına alınanların gözaltı süreleri 4 güne kadar uzatıldı, avukat görüş yasakları ve dosya kısıtlamaları getirildi. Ardından gözaltına alınan bu kişilerin büyük bir kısmı hukuka aykırı bir biçimde tutuklandı; ev hapsi olarak bildiğimiz konutu terk etmeme, yurt dışı çıkış yasağı, belli sürelerle imza verme şartı gibi adli kontrol tedbirlerine maruz kaldı. Elbette tüm bunlarla eş zamanlı bir şekilde dijital mecralarda yüzlerce hesaba erişim engeli getirilmesi veya belli içeriklerin kaldırılması kararları verildi. Kişiler özelinde değişebilecek işkence ve kötü muamele yasağı ihlalleri, adil yargılanma hakkına ilişkin detaylı ihlallere, ayrımcılık yasağı sayılabilecek nitelikte LGBTİ+’ların hedefe konulmasından söz etmiyorum bile.
Tüm bu gerçekleşenler elbette rastgele bir şekilde ilerletilmedi ve alelade bir baskıcı bir yönetim biçimi olarak ele alınmamalı. Tüm bu süreci şu şekilde açıklamak mümkün: Ev baskınları Zirve henüz gerçekleşmeden “riskli öznenin” önceden etkisizleştirilmesi, gözaltı sürecinde yaşananlar bir tedbir olan gözaltının soruşturma aracından “zaman kazanma” aracına dönüşmesi ve hak arama kapasitesini fiilen zayıflatan bir mekanizma olarak kullanılması, tutuklama yaratılan yüksek güvenlik atmosferi üzerinden ceza soruşturmasının tehdit değerlendirmesini genişleten bir bağlam olarak işlemesi, erişim engellemeleri fiziksel alandaki yasakların dijital alandaki içerik kontrolüyle tamamlanması ve kriz hakkında bilgi üretme ve dolaşıma sokma kapasitesinin de dijital müdahalelerle sınırlandırılması, son olarak da valilik yasağı bu zincirin idari zemini olarak tüm güvenlik araçlarını meşrulaştıran ortak bağlamı oluşturması anlamı taşıyor. Genel bir çerçevede NATO Zirvesi için bir güvenlik zinciri oluşturuldu ve bu istisna yönetimi devletin farklı kurumsal yapıları koordinasyonuyla ilerletildi. Bu pratikle devlet aslında olağanüstü sonuçların, olağanüstü hal ilan edilmesine gerek kalmadan olağan hukuk araçları ve idari pratikler üzerinden üretilmesini sağladı ve uygulamaya soktu.
Sorunun ikinci kısmına geçecek olursak bu pratik kalıcı olma riski barındırıyor mu? Bu sorunun kötümser cevabı “risk olmanın ötesinde artık bir gerçeklik” iyimser cevabı ise “bu risk veya gerçeklik toplumsal mücadeleyle değiştirilebilir ve kalıcı olması engellenebilir”. Lakin her halükarda gündeme almamız gereken ciddi bir konu. Çünkü hafızamızda devlet mekanizmasının yaşanan kriz süreçlerinde (1990’lardaki siyasi, toplumsal ve ekonomik krizler, Kürt illerindeki öz yönetim süreci, 2016 darbe girişimi, pandemi, 2023’te yaşanan afet vb.) bu krizleri yönetmek için kullandığı güvenlik politikalarını kriz süreciyle sınırlı tutmayıp olağan süreçlerde kalıcı pratiklere ve hukuki mevzuata çeviriyor. En net örneği yakın tarihli olan 2016 darbe girişimi sonrası OHAL döneminde çıkarılan KHK’lerin ekseriyeti sonrasında “aynen kabul” edilerek olağan süreçte uygulama alanı bulmasıdır. Ya da Kürt siyasi hareketine yönelik yürütülen siyasi amaçlı KCK operasyonlarında kullanılan pratiklerin İBB ve diğer CHP’li belediyelere karşı da kısmen kullanılması örnek olarak verilebilir. NATO zirvesi süreci için aklımızda tutmamız gereken iki önemli durum var. İlki bu zirve bir kriz olarak nitelendirilemese de devlet “yüksek profilli bir etkinlik” üzerinden “güvenlik tehdidi” kategorisini “potansiyel güvenlik riski” şeklinde genişletti ve demokratik siyaset alanı içerisinde mücadele yürüten hak savunucularını, sosyalistleri, devrimcileri yani toplumsal muhalefet bileşenlerini buraya dahil etti. İkincisi ise bu süreçteki pratiklerin hepsi yeni olmamakla birlikte yeni olanlar da artık devletin farklı kurumlarının repertuarında test edilmiş ve başarılı olmuş bir araç bir silah olarak duruyor.
Peki bu silah hak savunuculuğu geleceği açısından ne söylüyor? Hak savunuculuğu bakımından en önemli risk, “güvenlik tehdidi” kategorisinin genişlemesidir. Bir zirvenin güvenliğini sağlama gibi basit bir gerekçeyle barışçıl bir basın açıklamasını, sendikal faaliyeti ya da politik protestoyu aynı güvenlik çerçevesinde değerlendirmeye başladığınız anda, hak savunuculuğu fiilen “potansiyel güvenlik riski” olarak yeniden kodlanabilir. Bunun yanında ev baskınları pratiği bağlamında kriz ihtimali gerekçe gösterilerek belirli toplumsal öznelerin önceden etkisizleştirilmesini hak savunuculuğu bakımından “önleyici kriminalizasyon” olarak değerlendirmek gerekir. Bu pratik son dönemde devlet tarafından çokça kullanılan bir yerde, özellikle LGBTİ+ haklarını ve savuncularını “propaganda” üzerinden hedef gösterme süreci ile birlikte değerlendirildiğinde riskin katsayısı artıyor. Gözaltı süresinin uzatılması, avukat görüş yasağı gibi pratikler de yeni olmamakla birlikte hak savunuculuğu ve toplumsal muhalefet bakımından yarattığı kritik bir etkisi var. Bu etki gözaltının, kişinin hukuki durumunu açıklığa kavuşturmak için değil, kişinin hareket alanını ve toplumsal ilişki ağını geçici olarak felç etmek için kullanılmaya başlaması üzerinden şekilleniyor. Devlet bir avukat, gazeteci, akademisyen ya da hak savunucusunu dört gün boyunca sistemin dışına çıkarıyor, bu sayede yalnızca o kişinin özgürlüğü kısıtlanmış olmuyor; çalıştığı kurum, yürüttüğü savunuculuk faaliyeti ve bağlı olduğu toplumsal ağ da kişiyle birlikte etkileniyor. Kişi tutuklandığında, dahil olduğu toplumsal grubun, çalışma alanının sekteye uğraması da, kat sayısını arttıran ve etkisini daha da ciddi bir boyuta taşıyan yere evriliyor. Devletin erişim engellemeleri üzerinden gerçekleştiği pratik de hak savunuculuğu açısından katmanlı bir etki yaratıyor. Çünkü klasik otoriter güvenlik modelinde devlet, sokağı kontrol eder. Yeni güvenlik modelinde ise devlet aynı anda: sokağı, iletişim ağlarını, görünürlük alanlarını, bilgi dolaşımını kontrol etmeye çalışır. Bu da hak savunuculuğunun yürütüldüğü alanları iyice daraltıyor. Genel olarak da NATO Zirvesi sürecini “geçici bir güvenlik operasyonu” olarak değil, Türkiye'de istisnanın hangi araçlarla ve hangi yoğunlukta üretilebildiğini gösteren bir kırılma anı olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Hak savunuculuğu açısından da bu şunu söylüyor: Artık yalnızca mevzuatı değil, aynı güvenlik gerekçesi etrafında hangi kurumların hangi sırayla devreye sokulduğunu izlemek gerekiyor.
NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da yürütülen operasyonlarda 209 kişi gözaltına alındı. Süreci sahada gözlemleyen biri olarak gözaltı kararlarının ve tutuklamaların güvenlik süreci eksenli olduğunu gördük. Gözaltına alınan kişilerin hakkında atılı suça dair somut deliller, kaçma ya da delilleri karartma şüphesi olmamasına rağmen bu kişiler özgürlüklerinden mahrum bırakıldı. Tutuklama, güvenlik tedbirlerinin istisnası olması gerekirken fiilen bir cezalandırma aracına döndü. Cezaevi görüşmelerinde öne çıkan en belirgin başlıklardan biri tutukluluğun yarattığı belirsizlikti. Bu durum belirsizliğin sebebiyle alakalı değildi; nitekim NATO sebebiyle tutuklandıkları aşikardı. Ancak tutukluluğun ne kadar süreceği, tahliye sürecinin nasıl ilerleyeceği ve yargılamanın ne zaman sonuçlanacağına ilişkin belirsizlikler mevcuttu. Dış dünya ile olan bağın zayıflaması, aile ile yakınlara dair yaşanan kaygı ve hukuki süreçlerin yarattığı endişe çok belirgindi. Buna rağmen tutuklular, dayanışmanın kendilerine güç verdiğini ifade ediyor.
Yıldız ve Duru özelinde ise tutukluluk süreci sadece bireysel özgürlüklerin kısıtlanması anlamına gelmedi; aynı zamanda hak savunuculuğu alanında görünür olan kişilere gözdağı verilmesi anlamına da geldi. Ziyaretlerde Yıldız ve Duru’nun morallerini yüksek tutmaya çalıştıklarını gözlemlemekle birlikte, haklarında uygulanan tutuklama tedbirinin gerekliliğine ilişkin ciddi bir hukuki tartışma bulunuyor. Bu nedenle sürecin sadece iki kişinin özgürlüğü için değil; ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve barışçıl toplanma hakkı açısından da yakından takip edilmesi önem taşıyor.
Bu güvenlik politikalarının, zirve sonrasında kalıcı bir olağanüstü yönetim pratiğine dönüşme riski Türkiye’deki hak savunuculuğu konusunda büyük bir uyarı barındırıyor. Son zamanlarda yalnızca olağanüstü dönemlerde değil; uluslararası zirveler, özellikle seçimler ve kitlesel eylemlerde de güvenlik politikalarının keskinleştiğini görüyoruz. Bu durum, istisnai olması gereken uygulamaların zamanla olağan yönetim araçlarına dönüşmesine yol açıyor. Bunun en önemli sonucu, hak ve özgürlüklerin kullanılmasının giderek daha fazla idari ve kolluk müdahalesine açık hale gelmesi. Barışçıl gösteri düzenleme, hak savunuculuğu yürütme ya da kamuoyunu bilgilendirme gibi demokratik faaliyetler birer güvenlik tehdidi olarak çerçeveleniyor. Böyle bir atmosfer sadece hedef alınan kişileri değil, doğrudan kamuoyunu etkileyerek otosansürü, korkuyu ve örgütlenme alanlarının daralmasını beraberinde getiriyor.
Bu nedenle mesele sadece NATO Zirvesi döneminde yaşanan hak ihlalleri ile sınırlı değil; asıl mesele, geçici olduğu söylenen güvenlik tedbirlerinin kalıcılaşmasına karşı hukuki güvencelerin ve demokratik mekanizmaların nasıl korunacağı. Hak savunuculuğu açısından da en temel ihtiyaçlardan biri; bu gibi uygulamaların belgelenmesi, hukuki olarak takip edilmesi ve toplumsal hafızada görünür kılınması. Olağanüstü uygulamaların normalleşmesi yalnızca belirli grupların değil, herkesin temel hak ve özgürlüklerini etkileyen bir dönüşüme işaret ediyor.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.