
8 Mart yaklaşırken feminist mücadelenin en güçlü sloganlarından biri yeniden yankılanacak sokaklarda: “Bedenimiz bizimdir.”
Ben bu yazıda trans bedenler aracılığıyla düşünmeyi önereceğim, zira trans bedenler de politiktir. Odağımızda hangi bedenlerin meşru kabul edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve hangilerinin sürekli kendilerini kanıtlamak zorunda bırakıldığı soruları var.
İkili Cinsiyet Rejimi ve “Doğal” Olanın Kurgusu
Beden politikası kavramı, bedenlerin toplumsal kontrol, düzenleme ve denetleme altında tutulmasını ifade eder. İktidar, "ideal beden" algısını dayatarak bizi belli kalıplara hapsetmeye, her türlü fiziksel varoluşu toplumsal cinsiyet politikalarıyla şekillendirmeye çalışır (Topaloğlu, 2014). Bugün hâlâ hâkim olan paradigma da, biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik arasında zorunlu bir doğallık ilişkisi kurar. Kadın ve erkek olarak ikiye ayrıldığı söylenen “biyolojik bedenler” belirli rollerle özdeşleştirilir; karşı cinse yönelen cinsellik “doğal” ilan edilir; doğurganlık ile heteroseksüellik birbirine bağlanır. Böylece cis-heteronormativite toplumsal kurumları şekillendiren temel bir zorunluluk olarak sunulur. Bu düzen içinde beden, belirli normların taşıyıcısı haline gelir. “Uygun” beden makbul yurttaş, “uygunsuz” beden sapkın, hasta, marjinal ya da tehlikeli olarak işaretlenir. Transların maruz kaldığı sistematik şiddet ve ayrımcılık da bu yapının sonuçlarından biridir. Çünkü trans bedenler, kadın/erkek ikiliğinin doğal ve değişmez olduğu iddiasını sarsarak patriyarkanın oyunlarını bozar.
Beden Politikalarının Feminist Tarihi
Bedenin feminist hareket içinde açıkça politik bir mesele hâline gelmesi, 1960’ların sonu ve İkinci Dalga feminizmle birlikte güç kazandı. “Özel olan politiktir” sloganı; şiddeti, kürtaj hakkını, cinsel özgürlüğü ve kadın bedeninin nesneleştirilmesini kamusal tartışmanın merkezine taşıdı. Türkiye’de ise 1980’lerin sonunda yükselen “Bedenimiz bizimdir” sloganı, bekâret kontrolüne, zorunlu heteroseksüelliğe, tecavüze ve cinselliğin utanç üzerinden kurulmasına karşı güçlü bir itirazdı (Savran’dan akt. Eroğlu, 2021). Ancak bu dönemde feminist beden politikaları çoğu zaman savunmacı bir çizgide kaldı. Kadın bedenini korumaya odaklanırken, şiddetin kendisini kuran cis-heteronormatif paradigmayı yeterince sorgulamadı. Biz bugün kuir olmayan bir feminizmin imkânsızlığını dert ediyoruz. Çünkü kadın/erkek ikiliğine dayalı heteronormatif düzeni sorgulamadan, toplumsal cinsiyeti yalnızca kadın lehine iyileştirmeye çalışmak, o ikiliğin kendisini ve dolayısıyla yarattığı eşitsizlikleri sürdürmeye devam eder (Hıdır, 2014).
“Biz Feminizmin Trans Olanını Sevdik”
Türkiye’de trans kadın hareketi uzun yıllar yalnızca hayatta kalma mücadelesi verdi. Açık kimlikle örgütlenmek, bir araya gelmek, basın açıklaması yapmak ciddi riskler barındırıyordu ve bugün hâlâ barındırıyor. Buna rağmen öz-örgütlenmeler kuruldu, dayanışma ağları örüldü. Buse Kılıçkaya’nın da altını çizdiği gibi, bir dönem örgütlenmenin bile ürkütücü görüldüğü bir yerden bugün translar 8 Mart alanlarının en önünde yürüyen politik öznelere dönüştü (Marksist.org, 2016). Ancak bu görünürlük bazı çevreler tarafından hâlâ tartışılıyor. Özellikle 2019 sonrası yükselen trans dışlayıcı söylemler feminist alanlar içerisinde ciddi gerilimler yarattı. Kadınlığı biyolojiye indirgeyen yaklaşımlar, trans kadınların alandaki meşruiyetini sorguladı (Eroğlu, 2021; Aydın, 2020).
O halde 8 Mart kimin alanı?
Patriyarka, yalnızca natrans kadınları değil, ikili cinsiyet normunun dışına taşan her türlü varoluşu bir tehdit olarak görür. Trans kadınları hedef alırken biyolojik esasçılığı kullanır ve toplumsal cinsiyetin politik inşasını gizler. Translar, tam da bu "doğal" denilen hiyerarşiyi bozdukları için tıbbın onay mekanizmaları, devletin kimlik politikaları, sokaktaki şiddet gibi patriyarkanın disiplin araçlarına maruz kalırlar (Topaloğlu, 2014). Eğer feminizm, patriyarkanın bedenlerimiz üzerindeki her türlü tahakkümünü reddetmekse, transların kendi bedenlerini yeniden inşa etme iradesi bu mücadelenin merkezinde değil de nerededir?
Transfeminizmden söz etmenin tam zamanı!
Kadınlık kategorisini biyolojik bir kadere hapsetmeyi reddediyoruz. Judith Butler’ın vurguladığı gibi toplumsal cinsiyet, doğuştan gelen bir öz değil; sürekli tekrarlanan eylemlerle kurulan performatif bir alandır. Kuir eleştiri; beden, arzu ve kimlik arasındaki "doğal" varsayılan uyumu sarsarak, bu uyumun aslında hiyerarşi ve dışlama üreten toplumsal bir kurgu olduğunu gösterir (Butler, 2008). Emi Koyama’nın Transfeminist Manifesto’sunda belirttiği gibi; transfeminizm, her bireyin kendi cinsiyet kimliğini belirleme hakkına sahip olduğunu savunurken, bu özgürleşmenin ancak tüm kadınların özgürleşmesiyle mümkün olacağını hatırlatır (Koyama, 2001/2021). Transfeminizm, kadın olma biçimlerinin dünyadaki kadın sayısı kadar çok olduğunu savunur. Bu noktada kesişimsel bir feminizm, trans kadınların maruz kaldığı şiddetin hem kadın düşmanlığı hem de transfobinin kesişim noktasında olduğunu kabul etmelidir.
Bu bağlamda 8 Mart’ın tarihsel olarak taşıdığı anlam, cinsiyetçi sömürüye, cinsiyetçi sistemin bedenlerimize dayattığı rollere ve cinsiyetçi şiddete karşı kolektif bir itirazsa, bu sistemin hedef aldığı özneleri dışlamak feminist politikanın zeminini zayıflattığını unutmayalım. Translar hem patriyarkal şiddetin hem de transfobik cis-normatif düzenin en sert biçimlerine maruz kalan öznelerdir. Trans cinayetleri, sistematik ayrımcılık, barınma ve çalışma hakkına erişimde yaşanan dışlanma, bu yapının somut sonuçlarıdır. Böylesi bir tabloda transların feminist alandan dışlanması, politik olarak çelişkilidir. Çünkü 8 Mart’ta kurulan “biz”, yalnızca biyolojik bir kategori değil, cinsiyet rejimi tarafından baskılananların ortak zeminidir. Bu yüzden 8 Mart’ta kurduğumuz “biz”, eksiltmeyen bir çoğulluk olmak zorunda.
TERF Dediler
Bugün Trans Dışlayıcı Radikal Feminist (Trans-Exclusionary Radical Feminist, TERF) olarak adlandırılan grubun iddiaları, aslında feminist mücadelenin yıllardır savaştığı biyolojik determinizmle aynı hizada durur ve trans haklarını kadın haklarına bir "tehdit" gibi sunar. Bu yaklaşımlar, kadınlığı biyolojiye indirgeyerek trans kadınların varlığını yok sayar. Oysa TERFlerin savunduğunun aksine kadınlık sadece biyolojiye veya üremeye indirgenemez. Zira bu indirgemecilik, tarih boyunca kadın bedenini denetlemek için kullanılan ataerkil araçları (doğurganlık, genetik vb.) feminist bir argümanmış gibi yeniden üretir. Kadınlığı rahim, kromozom veya "kadın olarak sosyalleşme"ye indirgemek, kadın bedenini yeniden "üreme" ve "doğal kader" eksenine sıkıştırır. Bu, ataerkil sistemin kadınları eve hapsetmek için kullandığı argümanın ta kendisidir (Butler, 2008). Dahası trans kadınların haklarını kazanması, na-trans (cis) kadınların haklarını eksiltmez; aksine cinsiyetçi sistemin sınırlarını zorlayarak herkes için daha geniş bir hareket alanı açar. Haklar toplamı sabit bir pasta değildir; bir grubun görünürlüğü ve hak kazanımı diğerinin alanını daraltmaz; aksine, patriyarkanın herkes için çizdiği dar sınırları esnetir. "Trans kadınlar erkeklik imtiyazına sahiptir" iddiasını sunan TERFler, bir trans kadının hayatı boyunca maruz kaldığı damgalanma, şiddet ve dışlanmanın, patriyarkanın "erkeklik imtiyazı" dediği şeyin tam zıddı olduğunu inkâr ederler. Kendini feminist olarak tanımlayanların trans kadınları hedef alması veya onları "kadınlıktan çıkarması" feminizme dair bir analiz değil; transfobik, patriyarkal ve erilleşmiş bir şiddet dilinden ve zihinden ibarettir.
“Gettoları Değil, Kentin Tamamını İstiyoruz”
Bugün iktidarların LGBTİQ+’lara, özellikle de trans oluşlara yönelik artan yasakları ve baskıları, aslında sistemin gücünü değil, çaresizliğini ve korkusunu gösteriyor. Otorite, bedenler üzerinde mutlak bir söz sahibi olduğu algısını yaratmaya çalışsa da bizler bunun büyük bir yanılsama olduğunu iyi biliyoruz. Cinsiyet rejimi bugün tüm dünyada derin bir kriz içindedir ve biz biliyoruz ki bedenlerimizin gerçek hâkimi devletin mühürleri ya da bizi ehlileştirmek için kullandığı araçları değil, içimizdeki sönmeyen arzumuzdur. İktidarın çizdiği sınırları ihlal eden her kuir beden, bu sahte otoritenin başarısızlığının en somut kanıtıdır.
Türkiye'deki trans aktivistlerin de altını çizdiği gibi; Bugün 8 Mart alanlarında trans kadınların en önde yürümesi, bir “hoşgörü”nün sonucu değil; bedeller ödenerek kazanılmış bir politik konumdur (Aydın, 2020). “Gettoları değil, kentin tamamını istiyoruz” diyen trans hareket, mekânsal sınırları aşarken politik bedeni de yeniden kurar. Bu inşa süreci, korkudan örgütlülüğe, yalnızlıktan dayanışmaya doğru ilerleyen bir süreçtir. Trans kadın aktivistlerin de belirttiği gibi, “8 Mart kime açıktır?” sorusunun cevabı nettir: 8 Mart, patriyarkanın ikili cinsiyet rejiminden, şiddetinden, yarattığı zorunlu heteroseksüellikten ve emek sömürüsünden dertli olan herkese açıktır (Aydın, 2020).
Bugün 8 Mart’ta transların varlığı ve görünürlüğü hayatta kalma mücadelesinin, örgütlenmenin ve geri adım atmamanın sonucudur. Bir zamanlar korkuyla yaklaşılan kamusal alan, bugün politik bir özneleşme alanına dönüşmüştür (Marksist.org, 2016). 8 Mart’ta sokakları dolduran translar, sadece kendi haklarını aramakla kalmıyor, cinsiyetçi sistemin hepimize biçtiği dar gömlekleri de parçalıyorlar. Tam da bu sebeple transların varlığı, feminist mücadelenin kenarında kıyısında değil, tam merkezindedir.
Lubunyalara yönelik saldırıların asıl amacı, bizi yalnızlaştırarak tüketmek ve diğer ezilenlerle bağımızı koparmaktır. Bizi gettolara sıkıştırmak isteyenler, lubunyaların isyanıyla kadınların, işçilerin, göçmenlerin ve tüm ezilenlerin öfkesinin buluşmasından korkuyorlar. Oysa bizler kurtuluşumuzun tek başına değil, kesişimsel ve topyekûn bir mücadelede olduğunu biliyor ve bu mücadeleye dört kolla sarılmaya devam ediyoruz.
Sokaklarda, barikatlarda, omuz omuza:
Bedenimiz bizimdir.
İsyanımız bizimdir.
Ve bu isyan, transların asli özneliği olmadan eksiktir.
Kaynakça:
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.