
12 Mayıs Pazartesi günü, New York mahkemeleri yalnızca bir davayı değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı da sahneye sürdü.
Gösteri toplumunun yeni perdesi açıldı: Bu kez sahnede Olimpos’tan indirilen bir başka “tanrı”, Hollywood’un kudretli ismi P. Diddy vardı. İnsan kaçakçılığından cinsel istismara uzanan suçlamalarla açılan 8 haftalık federal davanın ilk perdesi yükselirken, gözler yalnızca mahkeme salonuna değil, Amerika’nın kendine tuttuğu aynaya çevrilmişti.
Sansasyonel davanın ikinci gününde, Diddy’nin eski partneri Cassie Ventura tanık kürsüsündeydi. On bir yıl süren ilişkileri boyunca herkesin gözü önünde maruz kaldığı şiddetin hesabını sormak için 2023’te açtığı dava, Diddy’nin korku, güç, para, şöhret ve haz üzerine kurulu imparatorluğunu sallandıran düşüşün ilk adımıydı. O ilk kıvılcımı başlatan, çöpü çeken kişiydi Cassie. Dava, tarafların “karşılıklı anlaşmasıyla” hızla kapansa da şimdi, iki yıl sonra, Cassie bu kez tanık sıfatıyla failinin karşısında duruyordu.
Mevcut dava teknik olarak bir cinsel istismar ya da aile içi şiddet davası değil; “şantaj amaçlı suç örgütü kurmak” da dahil olmak üzere bir dizi federal suça odaklanıyor. Ancak Cassie’nin tanıklığıyla birlikte savunma cephesi, davayı cezayı hafifletici “basit” bir partner şiddeti vakasına indirgemeye çalışıyor. Bu da beni 2022’de sosyal medya sirkine dönüşen Amber Heard–Johnny Depp davasına ve o davayla birlikte öğrendiğim “mükemmel kurban miti”ne yeniden götürüyor.
Mükemmel kurban miti, mağdurun yalnızca belli koşulları karşıladığı takdirde “gerçek” ya da “inandırıcı” sayılabileceği yönündeki toplumsal ve kültürel beklentiler bütününü ifade eder. Bu mite göre makbul bir kurban; savunmasız, masumiyeti tartışmasız, faille hiçbir bağı olmayan, kusursuz bir geçmişe sahip ve mağduriyet anında saygın bir faaliyetle meşgul olan kişidir. Toplumsal algı, ancak bu kriterleri karşılayan bireyleri mağdur olarak kabul etmeye eğilimlidir. Bu mit, özellikle cinsel şiddet ve partner şiddeti davalarında, mağdurun değil failin korunmasına ve şiddetin görünmezleşmesine neden olur. Böylece adalet sistemi ve kamuoyu, karmaşık şiddet dinamiklerini “ideal” kurban imajına uymayan gerçek hikâyeleri dışlayarak basitleştirir ve dönüştürür. Feminist kuramcılar, bu miti özellikle kadınlara yönelik cinsel şiddet bağlamında eleştirir. “Mükemmel kurban” anlatısı erkek şiddetini bireyselleştirir ve sistemsel boyutunu görünmez kılar. Ayrıca failin sorumluluğunu perdeleyip, kurbanı sorgulayan bir adalet ve medya pratiğini yeniden üretir.
İşte tam da bu nedenle Cassie'nin tanıklığı, “mükemmel kurban” kalıbına sığmadığı için savunma tarafından sistemli biçimde itibarsızlaştırılıyor. Yaşadığı şiddet ve istismarı anlatan Cassie’nin ifadeleri, savunma tarafından sürekli olarak çarpıtılıyor. Bağımlılıkla mücadele eden, duygusal olarak olgunlaşmamış bir partnerin gösterdiği “olağan” tepkiler gibi sunulmaya çalışılıyor. Daha da kötüsü, on bir yıl boyunca bu şiddete katlandığı, sessiz kaldığı ve ilişkisini sürdürdüğü için Cassie'nin kendisi hedef alınıyor. Diddy sayesinde elde ettiği “ayrıcalıklar” üzerinden itibarsızlaştırılıyor. Şiddetin içinden konuşan Cassie, aynı zamanda Diddy’yle bir tür ataerkil pazarlığa girmekle suçlanıyor. Nihayetinde bu pazarlığı ortaya koyan romantik ilişki bittiğinde kazanımlarını kaybettiği motivasyonuyla ilişki içerisinde gösterdiği rızayı bir mağduriyet anlatısıyla kazanç kapısına dönüştürmekle itham ediliyor.
Birlikte katıldıkları lüks partiler, kırmızı halılar, ödül törenleri... Bugün mahkeme salonunda, bu geçmiş Cassie’nin önüne “ama sen de bu ilişkiden faydalandın, bu yüzden sustun” pastası süslenip servis ediliyor, ataerkil şiddetin üzerine bir tür rıza perdesi çekilmeye çalışılıyor. Oysa masadaki asıl gerçek hem hayatta kalmaya hem var olmaya çalışan bir kadının, parıltılı sahnelerin ardındaki şiddetle kurduğu karmaşık ve çaresiz ilişki.
Bize yalnızca “mükemmel kurbanların” tanıklığını dinlemeyi öğreten patriyarkal pratikler karşısında ne Cassie Ventura ne de Amber Heard birer istisna. Bu pratikler yalnızca mahkeme salonlarında değil, gündelik hayatın her zerresine sızmış durumda. Şiddetin kendisini değil, mağdurun o şiddet karşısında nasıl tepki verdiğini –ya da veremediğini– sorguluyoruz. Böylece fail değil, mağdur yargılanıyor. Şiddetin ağırlığı değil, kurbanın “kusurları” tartışılıyor.
Her birimiz, farkında olarak ya da olmayarak içimizde “mükemmel kurban”a dair bir mit taşıyor ve büyütüyoruz. Şiddet gördüğü anda ilişkiyi sonlandıran, o ilişkide kalmamayı başaran, belli erkeklerden uzak duran, belli mekânlara girmeyen, belli saatlerde sokakta olmayan bir kurban bu.
Gördüğü şiddetin her detayını eksiksiz hatırlayan, anlatırken kendisiyle çelişmeyen... Mağdurdan hayatının kalanını o şiddeti her detayıyla hatırlayarak kurmasını bekliyoruz. Akıllanmasını ve ders çıkartmasını belki de. Bu yüzden de hikayesini anlatmaya karar verdiğinde kendisiyle çelişmemesini, çünkü yaşamının kalanında o ana sürekli geri dönüp yaşadığı şiddeti diri tutmasını umuyoruz. Bir öncekiyle çelişen tek bir beyan bile bu şiddetti silmeye, onu hem bizim hem de mahkeme nezdinde güvenilmez hale getirmeye yeter.
Hatta daha da ileri gidelim: Gördüğü şiddeti belgelemeye çalışması bile bu kırılgan miti zedeleyebilir. Çünkü bu durumda onu “hesapçı” bulabiliriz; şiddetten çıkar sağlamaya çalışan, kin tutan, strateji geliştiren bir pazarlıkçı. Daha en başından, yoz bir sistem içinde uğradığı zararı maddi olarak tazmin etmeyi aklından bile geçirmesin zaten! Öyle bir durumda, onu kimileri “masum” bir erkeğe kumpas kurmakla, kimileriyse “yeni mağdurların yolunu açmakla” suçlayacaktır. Tıkır tıkır işleyen bir adalet sistemi içerisinde hesap sormak yerine parasını alıp devam ettiği, yaşadığı şiddete fatura kestiği için ataerkil çarka su taşımakla suçlarız.
Hayal ettiğimiz kurban, nihayetinde ataerkil düzenin sessizliğine uyan bir figürdür. Şiddete yalnızca ağlayarak ya da katlanarak karşılık veren, hesap sormayan, öfke duymayan bir kurban. Tam anlamıyla “kurban” olabilmesi için, yaşadıklarını kontrol etmeye değil, yalnızca acısına tanıklık etmeye hazırız.
Diğer yandan bugünlerde erkeklerin özsavunma söylemini ataerkil bir silaha dönüştürdüğüne de tanıklık ediyoruz. Özellikle Amber Heard davasında öne çıkan “karşılıklı istismar” söylemi, erkek faillerin kadınların psikolojik, cinsel ve fiziksel şiddete karşı özsavunma pratiklerini manipüle ederek kendilerini mağdur konumuna yerleştirmesine olanak tanıyor. Bu söylem sayesinde fail erkekler, toplumsal ve hukuki düzeyde partnerlerini kendilerine yönelik aynı derecede istismarcı olmakla suçlayarak fail-mağdur rollerini ters yüz edebiliyor. Ataerkil normlar içinde inşa edilen bu söylem, kadının güvenilirliğini ve “makbul kurban” olma potansiyelini zedelerken, çevresindeki destekçi toplumsal çevre –fail arkadaşlar, medya ve kamuoyu– tarafından kadına yöneltilen “sen de şiddet uyguladın” söylemiyle itibarını yerle bir eden bir toplumsal linç mekanizmasını devreye sokuyor. Bu durum, özsavunma hakkını kullanan kadınları sistematik olarak şüpheli, güvenilmez ve “eksik kurban” konumuna iteliyor.
Bu itme, cinsel şiddete maruz kalmış bir kadının yaşadığı travmayı anlatırken kullandığı ifadelerin sosyal medya platformlarında –örneğin TikTok’ta– komik videolara konu edilen bir “trend sese” dönüştürülmesine kadar uzanıyor. Mağduriyetin içeriksizleştirildiği, güldürü unsuruna dönüştürüldüğü ve alenileştirildiği bu durum, son derece yaralayıcı boyutlara ulaşıveriyor. Mükemmel kurban mitine uymayanlar bizi o şiddete tanıklık etmeye çağırdığında ise hemen “Neden daha önce şikayetçi olmadın?” sorusu geliyor. “Neden sustun?”, “Neden para alıp devam ettin?”, “Neden polise gitmedin?” gibi sorularla beyanı sorgulanır. Oysa sistemin defalarca kez sergilediği duyarsızlığı bilmemize rağmen mağduru hemen o “mükemmel” sisteme hapsederiz. Ondan, şiddet gördüğü ilişkiden dışarı adım attığında kollarını açıp onu sarıp sarmalayan bir sisteme gerçekten varmış gibi inanmasını bekleriz.
Oysa çoğu zaman şiddet yalnızca fiziksel değildir; psikolojik, maddi ve duygusal katmanları da vardır. Buna rağmen, şiddet gören kişiden kusursuz bir mental sağlamlık ve irade göstermesi beklenir. İzole edildiği o ilişkiden, yarını düşünmeden, gidecek yerini, yalnızlığını, bağımlılığını hesaba katmadan çekip gitmesi beklenir.
Bir de bu kurbandan biraz da mazlum olmasını bekleriz. Geçmişi sorgulanır, geçmişinde bize antipatik gelen herhangi bir davranış ya da örüntüyle karşılaştığımızda, onun ne kadar “savunulabilir” ya da “savunulamaz” olduğunu tartarken buluruz kendimizi. Ataerkil sistem yine sabun gibi ellerimizden kayıp gider böylece. Şiddet bir anda bireysel bir vakaya dönüşür. Açık açık itiraf edemesek de zihnimizde “şiddeti hak eden kadın” ve “hak etmeyen kadın” ikililiği belirir.
Hep kadınlardan örnek verdim ama baktığınızda “Mükemmel kurban” miti yalnızca kadınlar için geçerli değildir; ataerkil tahayyüle uymayan herkes bu mitin dışlayıcı ve yok edici mekanizmalarına maruz kalabilir. Heteronormatif sistemin sınırlarında var olanlar, tıpkı babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız örneğinde olduğu gibi, hegemonik erkeklik normlarını ve cis-hetero kimlik kalıplarını ihlal ettikleri için yaşam haklarından bile mahrum bırakılır. Cinsiyet kimlikleri ve cinsellikleri ataerkil yapıyla “bağdaşmayan” LGBTİ+lar öldürülmemek için bile görünmezliği bir stratejiye dönüştürmek zorunda kalır varlıklarını bastırmaya, yok sayılmaya zorlanır. Zira ölümün dahi sınırları cis-hetero patriyarkanın kalemiyle çizilmekte; kimlerin “ölümü hak etmediği” bu ideolojik çerçevede belirlenmektedir. Varlığıyla topluma meydan okuma cesareti gösterenlerin ölümü veya gördükleri şiddet namus ve kültür gibi birtakım öğütücülerle makul sınırlara çekilir. Ölümüne veya intihar diye adlandırılan ama ardında toplumsal dışlanma, sömürülme ve şiddet gibi failleri gizleyen kamusal cinayeti makul sınırlara çekiliverir. Tıpkı Helin/Kayra’nın cinayetinde olduğu gibi, faili bilsek de susarız; çünkü onu adlandırmak, bu düzenin savruk yüzünü kabul etmeyi gerektirir. Ve biz, o yüzle göz göze gelmekten korkarız. Belki de mükemmel kurbandan ve bu miti içimizde taşımaktan vazgeçememe nedenimiz de bu korkudur?
Belki de “mükemmel kurban” miti, bize bir tür sahte güvenlik hissi sunduğu için ondan vazgeçemiyoruz. Tıpkı otoyolda gerçekleşen bir kazayı durup izlerken, kazaya karışanın biz olmadığını fark ettiğimizde duyduğumuz o geçici rahatlama ve bizi durup izlemeye sevk eden çekim gibi. Bu mit, eğer belli pratiklerden kaçınırsak—giydiğimize, kimlerle ilişkilenip nerelerde bulunduğumuza dikkat edersek—şiddetin bize uğramayacağına dair yanıltıcı bir inanç sunuyor. Mağdur suçlayıcılık tam da bu yanılsamayla besleniyor çünkü biz, kurbanı “hatalı” ilan ederek aslında kendimizi korumaya çalışıyoruz. Şiddeti rasyonelleştirdikçe, ondan muaf kalacağımızı sanıyoruz.
Ama ya hiçbir koruma kalkanı yeterli değilse? Ya hiçbirimiz cishetpatriyarka’nın gazabından ve şiddetinden korunacak kadar mükemmel değilsek? Ya da şiddet, zaten başından beri biz “doğru” davransak bile yönünü çoktan belirlediyse? O zaman, geriye sadece sessiz bir suç ortaklığı mı kalıyor?
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.