
Bu yazgıyı dayanışmayla, yan yana durarak ve kaydını tutarak bozacağız. Yarın duruşma salonunda görüşmek üzere.
2025 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan toplam başvuru sayısı 53 bin 464 olarak kayda geçti; bunların 18 bin 464’ü Türkiye’den gelen hak ihlali iddialarından oluşuyor. Aynı yıl Mahkeme, Türkiye hakkında 74 karar verdi ve bu kararların 66’sında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en az bir maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
İhlallerin dağılımında 33 kararla adil yargılanma hakkı ilk sırada yer aldı. Onu 21 ihlal tespitiyle özgürlük ve güvenlik hakkı izledi. Bir önceki yılın verileriyle karşılaştırıldığında tablo yer değiştirmiş: 2024’te özgürlük ve güvenlik hakkı ihlalleri ilk sıradayken adil yargılanma hakkı ikinci sıradaydı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 2025 raporuna göre ise en az 173 insan hakları savunucusu, insan hakları alanındaki faaliyetleri gerekçe gösterilerek haklarında açılan ceza davaları aracılığıyla yargısal tacize maruz bırakıldı. Halk arasında “Dezenformasyon Yasası” olarak anılan 7418 Sayılı Kanun yalnızca gazetecileri değil toplumun maruz kaldığı hak ihlallerini raporlayan sivil toplumun etki alanını da daraltmak üzere işletildi.
Enes’e Özgürlük Serisi kapsamında kendisiyle yaptığımız söyleşide Ömer Faruk Gergerlioğlu, mahkeme salonlarında polisin de bulundurulması gibi yeni pratiklere dikkat çekmişti. Ancak özellikle feminist ve LGBTİ+ dava tarihine baktığımızda savunmayı sınırlayan uygulamaların yeni olmadığını görüyoruz: Avukatların sözünün kesilmesi, beyan sürelerinin keyfî biçimde sınırlandırılması, delil sunma taleplerinin gerekçesiz reddedilmesi, tanık dinletme taleplerinin “dosyaya katkısı yok” denilerek geçiştirilmesi, şiddet vakalarında fail lehine tahrik ya da iyi hal tartışmasının geniş tutulması, “genel ahlak” vurgusunun muğlak biçimde kullanılması, kimlik beyanlarının olumsuz çerçevelenmesi ve fobik, cinsiyetçi söylemlerin dolaşıma sokulması.
2009’da Münevver Karabulut’un öldürülmesinin ardından feminist hareketin mücadele envanterine düzenli bir pratik olarak giren dava takibi ve duruşma izleme; mahkeme salonlarında yaşananların kamusallaştırılması, hukuksuz uygulamaların kayda geçirilmesi ve yargılanan öznelerle dayanışma kurulması açısından hayati bir mücadele hattı oluşturdu.
2006 senesinde inşaat hareketliliğinin başlamasıyla birlikte paramiliter çeteler tarafından transların organize yağma ve saldırılara maruz bırakılarak Eryaman’a zorunlu göç ettirilmeleri ancak saldırıların buralarda da bitmemesi üzerine 2008’de ilk kez karar bağlanan Esat-Eryaman Davası ise kuir feminist dava takibinin önemli duraklarından birisiydi. Neredeyse 20 yıllık bir kuşaklar arası inadı temsil eden Esat-Eryaman Davası’nın takibi dava sürecindeki bir sürü ihlal ve usulsüzlüğün belgelenmesi ve buralardan taleplerin yükseltilmesini sağladı. Davayı sürecin başından beri takip eden avukat Senem Doğanoğlu geçtiğimiz yıl verdiği bir söyleşide takip sürecini şöyle anlatmış:
DGM eski hakimleriyle başladı, özel yetkili mahkemelerle devam etti sonra araya Yargıtay parantezi girdi. Bakacak mahkeme bulunması uzun süre aldı. Bulundu bu sefer yine usulen eksiklikler olduğu gerekçesiyle bozuldu, geri Yargıtay’a gitti… Sonuç olarak mahkemelerle yüz yüze karşılaşma ilk dönem ve 2021 sonrası olan dönemle sınırlı. Biz ilk yargılama döneminde de insanlığa karşı suçtan yargılamanın yapılmasını talep etmiştik. Henüz Ceza Kanunu’na yeni gelen bir maddeydi ve nefret suçu kategorisini aşan bir değerlendirmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle son dönem de Yargıtay başvuruları da suçun niteliğine ilişkin tartışmayı içeriyordu. Nefret suçu meselesi ise yargıçlara sanıkların açıklanabilir motivasyonunu anlatabilmek için önemli bir atıftı. İlk yargılamada bu nedenle (mahkeme kararından alıntıyla) toplumsal önyargıların tetiklediği düşüncelerle transları yaşam alanlarından koparmak üzere bir araya gelmiş olan bir çete tarifi yapıldı. Sonra da saldırganlara çok az ceza verildi, serbest kaldılar. İkinci yargılamada ise kriminal/mali bir motivasyon yükleyip translara trans oldukları için saldırmayı seçen çeteyi, çete olmaktan çıkarıp, politik bağlamından ari kılarak çok fazla ceza verilen bir karar var elimizde. Her iki karar da devletin, sermayenin kurduğu ağlara ulaşmamıza imkân verecek nitelikte değildi. Ancak hiçbirimiz mahkeme kararlarında yazdığı haliyle de yaşanılanları anlatmadık. Başa dönecek olursam insanlığa karşı suç dememizin bir anlamı da buydu. Zaman aşımı işlemeyen bir suç türü olması zaman geçtikçe delillerin daha çok ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. Yargılamada aslında bir fail daha bulduk. Yargılanan sanıkların birbirleriyle ilişkide olduklarına dair inkarları yeni delillerle ortadan kalktı. Ankara’daki inşaat sektörüyle devlet arası ilişkilerin bugün daha belirgin hale gelmesi söz konusu. Mahkemeler tarafından verilecek bir karara olan talep baki, gecikmesi bir çeşit melankoliye sebep oluyor. Ancak unutturulmadığı sürece geçmişin hayaleti değil Eryaman-Esat saldırıları. Buradan da bakmak gerek sanırım.
Temmuz 2008’de babası Yahya Yıldız tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın davası da kuir feminist hareketinin aktif takip ettiği davalardan sadece bir tanesi. 2022’de görülen 36. duruşmada takip eden LGBTİ+ derneklerinin talebi kabul edilerek tanık dinlenildi. Duruşmanın başından itibaren seslendirilen bir talepti bu. Neredeyse 18 yıldır hakkında arama kararı çıkartılmayan failin yakalanmadığı, 48 duruşmadır bir karara bağlanamayan davanın avukatı Yağmur Birdal devletin isteksizliğini şöyle anlatıyor:
Mahkeme, katılan tarafın daha önce sunduğu tahkikat taleplerini yeniden değerlendirmeye gerek görmeyerek tüm taleplerimizi reddetti. Bugün yine kısacık süren duruşmada mahkeme başkanıyla zaman zaman tansiyon yükseldi, çünkü bu dosyada fail bir gün bile ceza almadı. Failin nerede olduğuna dair bugüne dek bize bir yanıt verilmedi. Ailenin diğer üyeleri dinlenmedi. Yahya Yıldız'ın kırmızı bültenle arandığı söyleniyor; ama ortada buna dair de bir gelişme yok. Fail şu an 65 yaşında ve hâlâ serbest. Oysaki Ahmet Yıldız davası, Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik sistematik şiddetin çarpıcı bir örneği. Hükümet her fırsatta “ailenin kutsallığını” öne çıkarıyor. Ama bu ülkede bir LGBTİ+, ailesi tarafından öldürüldü ve devlet, olayın aydınlatılması için tek bir adım dahi atmadı. Bu cezasızlık tesadüf değil, LGBTİ+fobik politikaların bir yansıması. Ancak Ahmet Yıldız davası bizler için açık bir yara ve adalet yerini bulana kadar da kapanmayacak.
Unikuir gönüllülerinden ve sahada aktif çalışan Avukat Emir, dava takibinin önemini şöyle anlatıyor:
Her şeyden önce yargılanan kişi, örgütlü olduğumuz mücadele nedeniyle yargılanıyor. Bu nedenle elimizden gelen desteği göstermek bir sorumluluk. Duruşmayı izleyen kalabalık, yalnız olmadığımızı ve “ensenizdeyiz” dediğimizi gösteriyor. Bu hem hareketi hem de yargılanan kişiyi güçlendiriyor. Dava takibi ve raporlama, sonrasında hem davaya hem de mücadele alanına dair savunuculuğu güçlendiriyor; elimizde somut bir enstrüman oluyor. En nihayetinde bu kalabalık, yıldırma politikalarına karşı örgütlü herkese umut oluyor. Herhangi bir yargısal yaptırım riskiyle karşılaşıldığında, destek göreceklerini yeniden hatırlatıyor.
İnsan hakları savunucularının maruz kaldıkları yargısal tacizi yakından takip eden İnsan Hakları Derneği’nden İsmail Boyraz, 27 Mart 2025 tarihinde Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin 48. oturumunda yaptığı konuşma nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Enes Hocaoğulları’nın 23 Şubat Pazartesi günü Sıhhiye Adliyesi’nde görülecek duruşması için şu çağrıyı yapıyor: “Arkadaşlar, dayanışma için Enes’in duruşmasında görüşelim. Çünkü hak ve özgürlükleri korumanın bir yolu da dayanışma göstermektir. O yüzden Enes’i yalnız bırakmayalım.”
Pazartesi günü, Esat-Eryaman’dan Ahmet’in davasına uzanan süreçte gördüğümüz ihlaller, yıldırma politikaları ve yalnızlaştırma yoluyla unutturulmaya çalışılan lubunya dava pratiği karşısında Sıhhiye Adliyesi’nde, Yıldız’ın ve Enes’in etrafında dayanışma örmek kritik önemde. Mahkeme salonlarında tanıklık etmek hem yargılananlara hem de yargılayanlara yalnız olmadığımızı hatırlatmanın bir yolu.
Enes ve Yıldız bugün 7418 sayılı Kanun, kamuoyunda bilinen adıyla “dezenformasyon yasası” kapsamında yargılanıyor. Hak ihlallerini görünür kılmanın, kamusal tartışmaya sözle katılmanın ve eleştirinin kriminalize edildiği bir dönemde bu dava yalnızca iki kişinin değil; söz söyleme hakkının, haber alma özgürlüğünün ve örgütlü mücadelenin yargılanması anlamına geliyor. Bu yüzden 23 Şubat Pazartesi günü Sıhhiye Adliyesi’nde olmak, bir dayanışma jesti değil; ifade özgürlüğünün daraltılmasına karşı açık bir tutum almak demek. Mahkeme salonunu boş bırakmamak, kaydı tutmak, hukuksuzluğu not düşmek ve “yalnız değilsiniz” demek için orada olalım. Çünkü dava takibi, tam da bu tür yargısal yıldırma pratiklerine karşı kolektif bir karşı-hat kurma biçimidir.
Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Yoldaşlarımızı ne yoksulluk, şiddet ve istismarla örülmüş dar alanlara ne de mahkeme salonlarında tek başınalığa terk edeceğiz. Bu yazgıyı dayanışmayla, yan yana durarak ve kaydını tutarak bozacağız. Yarın duruşma salonunda görüşmek üzere.