
Cinsiyetler aileyle ilgilidir ve cinsiyetsizlik dışardan gelir.
“Cinsiyetsizleştirme akımı” ifadesi bir süredir Erdoğan, iktidar medyası ve akademisyenlerinin dilindeydi. Aile ve Nüfus On Yılı Genelgesi’yle birlikte ilk defa resmi bir belgede kayda geçti. Aklımda deli bir soru: “Sapkınlık”, “fıtrata aykırılık” ve “sapkın ilişkiler” ne ara iktidar açısından LGBTİ+’lardan bahsetmek ve onları tanımlamak için yeterli olmaktan çıktı da yeni bir kavrama ihtiyaç duyuldu? Bu yazıda, beni uzun süredir rahatsız eden bu soruya bir yanıt bulmaya çalışacağım.
Belki de Türkiye’deki iktidarın söyleminin cinsiyetsizleştirme olması, cinsiyetsizleştirmenin de aile politikaları ve küresel güçler anlatısıyla iç içe geçmiş olması kendisini açıklıyor: Cinsiyetler aileyle ilgilidir ve cinsiyetsizlik dışardan gelir. Bu kavramı böylece “çözmek” tatmin edici olmaz çünkü “aile”nin zaten-değerli olduğu ve “kadın-erkek” cinsiyetlerinin doğallığını varsayan bir inşadayız, hep. Gelin bu söylemin altını beraber oyalım.
Aile düzeninde ve ailedeki rollerin bölüşümünde iktidar ilişkisi vardır, fakat her iktidar ilişkisi illa siyaseti doğurmaz. Ailede bedenler ve görevleri bölüştürülmüş, hepsi kendilerine ait yerlere yerleştirilmiştir. Ailede siyaset değil, adeta “doğal” bir egemenlik vardır. Aile ilişkileri, güçlü olanın zayıf üstündeki egemenliğine benzetilerek doğallaştırılır. Bir eylem, ancak Rancière’nin “duyulur olanın bölüşümü” ve “bedenlerin iş bölümü” dediği bu “doğal”, kendiliğinden işleyen mekanizmayı sekteye uğrattığında ve bölüşümü yeniden düzenlediğinde siyasi olabilir. Siyasetin olduğu yerde “doğrudan” ve “sınırsız” bir egemenlik yoktur. Egemenliğin kısıtlandığı, kısıtlı olduğu, “denge”lerin bozulduğu yerde siyaset ortaya çıkar. Devlet, nüfusu bir aileye benzeterek siyaseti ortadan kaldırmayı hedefler. Bedenler, görevleri ve paylarına göre, adeta bir ailedeki gibi bölüşülürse, siyasetin ortaya çıkabileceği bir boşluk kalmaz. Cinsiyet, işte bu çerçeve içerisinde aile ve nüfusu birbirine bağlayan, aradaki boşlukları kapatan bir kavram haline gelir.
Bir trans kadın olarak bu söylemin öncelikli hedefinin translar olduğunu, genelgede ve iktidar medyasında vurgulanan noktalardan ve genelgenin uygulamadaki örneklerinden anlayabiliyorum. Okuyucuyu da bu noktaya ikna etmek için şu örneklere dikkat çekeceğim: transların hormona ve uyum süreçlerine erişiminin zorlaştırılması, “transseksüelizm” koduyla hormon reçete edilememesi ve “cinsiyet/toplumsal cinsiyet” ayrımının üstünde iktidara yakın medya ve “uzmanlar”ca tepinilmesi.
Hedef alınanın, cinsiyet mefhumu üzerinden trans özneler olduğunu kabul ettiğimizde, “cinsiyetsizleştirme” ifadesinin siyaset ve toplum için taşıdığı anlamlar da açık bir hal alıyor. Cinsiyet ile başlayalım. “Cinsiyetlerin” ikiden çokluğu ve artan görünürlük ve kabule rağmen, “kuir” öznelerin cinsiyetten mahrum bırakılması kendisini en şiddetli biçimde trans özne için gösterir. Cinsiyetin bir toplumsal gruba atanmaması veya daha doğrusu, bir toplumsal grubun “cinsiyetten” sürülmesi, o grubu toplumun ve toplumla diyalogun hangi kıyısına atar? Cinsiyetten mahrum bırakılan insan, insanlığından ve yurttaşlığından da mahrum bırakılıyorsa, nasıl olur da karşılıklı bir konuşmanın tarafı olabilir? Tam da bu sebeple, siyasetin imkansızlığına sürüklenmiyor muyuz hep beraber?
Cinsiyetsizleştirme söyleminin siyaseti ortadan kaldıran bir hamle olduğunu söylerken bunu Rancière ile okumamız ve bu anılan birçok fikri ona atfetmemiz gerekecek. Rancière bize konuşabilen, söze sahip insanların eşitliği ile söze değil, yalnızca sese sahip olan hayvanlar arasındaki Aristotelesçi karşıtlığı hatırlatır. Hayvanlar yalnızca acı gibi duygularını ifade edebilen, gürültü şeklindeki sese sahiptir. Oysa insanlar bu sesi söze dönüştürebilir. Cinsiyetsiz bir insan, cinsiyetli olan hayvanlara kıyasla bu sıralamanın daha alt sırasındadır. Yani cinsiyetsizlerin her türlü itirazı, eylemi ve görünürlüğü, siyasi eylem ihtimalini doğuran sözden çok, siyasi olamayacak ve “doğal olarak” hükmedilen hayvani sese indirgenir.
Cinsiyetsizleştirme ve aile kavramları, bugün Türkiye’de da siyasi alanın yok edilmesi girişimlerinden başlıcası. Bir başka deyişle siyasetin mümkün olup olmadığı sorusu “cinsiyetsizleştirme” söyleminin ne şekillerde işler kılındığı ile doğrudan ilişkilidir. Her şeyden önce cinsiyetsizleşmenin mümkün olduğunu kabul ederek yapar bunu. Tıpkı militan işçilerin aslında işçi olmadığı, öfkeli feminist kadınların da aslında kadınlığa yabancı, “erkekleşmiş” kişiler olduğu hâkim anlatılarda olduğu gibi, LGBTİ+’lar, özellikle de translar, siyasi özneler haline geldiklerinde kimliklerini, başta “sorun” haline gelmelerine sebep olan cinsiyetlerini kaybederler. Oysa biz biliyoruz ki siyasi olarak özneleşme ancak belli bir kimlik kaybıyla mümkün olur. Siyasi özne, belli bir bedene bağlı ve sürekli bir özne değildir. Siyasetin ve ihtilafın gerekliliğine göre oluşup bozulur. Kurulan bir öznellik, Rancière’nin vurguladığı üzere, hesaba katılmayanların, karşılıklı konuşmaya dahil edilmeyenlerin kendilerini dinlettikleri bir çatışma sahnesi de kurması suretiyle siyasi nitelik kazanır. Bu siyasi özneden önce karşılıklı bir çatışmanın verili tarafları yoktur. Siyasi özne, kendisiyle birlikte çatışmanın taraflarını da var eder ve bu ihtilafla birlikte duyulur olanın bölüşümünü yerinden eder. Cinsiyetini kaybeden trans(seksüel) özne, cinsiyetin kendisini sorunsallaştırmamızı sağlar. Bu sorunsallaştırma, biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını, yani biyolojik cinsiyetin verili ve sabit, toplumsal cinsiyetin edinilen ve değişken olduğunu söyleyen ayrımı da kat eder çünkü “biyolojik cinsiyet” kavramının kendisini istikrarsızlaştırır ve “biyolojik” cinsiyetin herkes için olumsal karakterini savunur.
“Cinsiyetsizleştirme” üzerine tartışan “uzman”lar, yeni nesillerin “biyolojilerine uygun” yetiştirilmelerini salık veriyor. Transseksüel özne, bu “uzman”lara, biyolojik cinsiyetin ne olduğunu açıklama görevini yüklüyor. Cinsiyetin temeli sarsıldıkça, cinsiyetin “savunucuları”, doğanın verili ve değişmez görülen kollarına kendini bırakmaya çalışıyor. Fakat genitallerle, genlerle, hormonlarla, “doğuştan gelen”le açıklanmaya çalışılan cinsiyet hep bir-eksik kalıyor. “Biyolojik” olan, beden olarak cinsiyet, bedene ve bedensel özelliklere de bağlı olan fakat ne yapılsa da bunlara indirgenemeyen bir kavramdır. İktidarın “uzman”larını konuşturarak bilimsel söylemle, yasanın ve bilimin nesnesi haline getirmeye çalıştığı “cinsiyet” ise transseksüel/na-transseksüel herkes için olumsal niteliğini koruyan bir oyun bozucudur. Bu sayede herkesin birbiriyle eşitliğinin güvence altına alındığı, bu sayede siyasetin mümkün olacağı bir yarının taşıyıcısıdır.
Çünkü siyaset, kimliklerin kaybolduğu ve her toplumsal grubun, temelde yatan tekil haksızlık durumuna karşı çatışmayı öne çıkaran bir siyasi özneye dahil olabildiği yerde ortaya çıkar. Herkesin birbiriyle eşit olmadığı yerde, Rancière’nin vurguladığı üzere, siyaset “doğal” egemenliği bozamaz. Her toplumsal grubun belirli sayılara, istatistiklere, net alanlara bölündüğü yerde, yine Rancière’nin deyişini ödünç alırsak, “halk” ortadan kalkar ve yerine “nüfus” geçer. Genelgenin adında “nüfus” geçmesinin bir sebebi de budur, çünkü artık hakkında konuşulan, toplum veya halk değil, istatistik ve sayılar olarak nüfustur, kafa sayımıdır. İnsanlar yalnızca kayıtlı oldukları mesleklerine göre proleter, kimliklerindeki haneye göre kadın, kütüğüne göre Kürt veya Ermeni “toplumsal gruplarına” ayrılabiliyor ve böyle bireyleşebiliyorsa, ve bu hesap kalansız işliyorsa, siyasetin ortaya çıkması için hiçbir boşluk kalmamış demektir. Çünkü haksızlığa uğrayan bir “politik özne” ortaya çıkıp insanların temel eşitliği üzerinden kendisinin de tarafı olduğu bir diyalog sahnesi kuramaz. Kimliklerin istatistikle belirlendiği ve ayrıştırıldığı nüfusta bu sahnenin kurulması mümkün görünmez.
Rancière’nin örneği, Fransa’da 1968 hareketinde protestocuların “Hepimiz Alman Yahudileriyiz” sloganıdır. Buna Türkiye’den “Hepimiz Ermeniyiz” veya “Velev ki ibneyiz” sloganları da örnek verilebilir. Bu sloganlar, bir siyasi özneleşme tarif eder: söyleyenin Yahudi veya Ermeni veya ibne olmasına gerek yoktur. Her toplumsal grup, kendi kimliğinden sıyrılarak bu isimleri sahiplenebilir ve ucu açık bir siyasi özneleşme bu özdeşleşmelerle mümkün olabilir. Benzer bir özneleşme, neden “Hepimiz transseksüeliz” sloganı ile olmasın? Rancière, “Hepimiz Alman Yahudileriyiz” sloganını tartışırken şu tespitte bulunur: bu slogan günümüzde mümkün görünmez ve hatta “ayıp kaçar”. Bunun sebebi, sloganın düpedüz yanlış olmasıdır, sloganı atan neredeyse kimse Yahudi değildir. Aynı bakış açısını, bugün kuir hareketin “özne”leri ve “ally”larında da görebiliriz. İbne değiliz, trans değiliz ve bu sloganların bu toplumsal deneyimlere, kimliklere ve niteliklere gerçekten sahip olan kişilerce söylenmesi makbuldür. “Öznesi” değilsen, kendine kadın, Ermeni, Yahudi, işçi, transseksüel demen uygunsuz kaçar. Zaten, “Hepimiz transız” diyen özneler var, örneğin İstanbul Trans Pride, kimi açıklamalarına böyle başlar. Fakat Rancière’nin vurguladığı ve benim trans özneye uygulamaya çalıştığım üzere, siyasi eylem açısından önemli olan, bu kimliğin bedenler-üzeri, politik bir özne olarak kurgulanmasıdır. “Gerçek”te trans olmayanların, örneğin “velev ki dönmeyiz” sloganı altında buluşup ortak bir özneleşme sahneye koyması, siyasetin kapısını aralar.
Transseksüel özne, bedenleri tayin edilen yerlerinden ayırabilen ve ne şekilde görüneceklerine dair düzenlemeleri boşa çıkarabilen bir siyasi öznedir. Hukukun, bilimsel söylemin ve devlet mantığının sınırlarını zorlar ve bunlarla sınırlanamaz. Transseksüel özne, tam da bu özellikleri sayesinde siyasidir. Kendi başına, yasal düzenlemeler ve toplumsal baskı yüzünden çektiği acılarla uyandırdığı sempati, transseksüel özneyi siyasi bir varlık haline getirmez. Ayrıca bu öznenin siyasi olabilmesi için, insanların transseksüel özneyle özdeşleşmesi de şart değildir. Belki de geçirecekleri bir kimlik kaybı, “na-trans” cinsiyetlerinden, “toplumsal” cinsiyetten, “biyolojik cinsiyet”lerinin “doğal”lığından, “erkek” veya “kadın” cinsiyetleriyle özdeşleşmekten vazgeçmeleri de siyasi eylemlerin ortaya çıkmasına imkân tanır. Bu eşitsizliği eşeleyecek, peşinden gidecek özne ancak böyle bir “kimlikten sıyrılma” ile kurulabilir. İktidarın bizleri tanımlamak ve siyaset sahnesinin bizzat kendisini yıkmak için kullandığı “cinsiyetsizleştirme” ifadesi, siyasi öznenin ve eylemin nasıl kurulabileceğine dair bir formüldür de aynı zamanda.
Peki bu düzlemde biz neyiz? Bizler, nefrete inat, yasak ve baskı siyasetine rağmen var kalmakta ısrar eden lubunya hareketiyiz... Siyaset sözle, yan yana gelmeyle, eşitlerin arasındaki diyalogla mümkünse, başta ilan ettiğimiz gibi, demokratik bir Türkiye’de başka bir hayatın mümkün koşulu eşitliktir.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.