
İKSV'nin sansür hamlelerinden Defne Güzel davasında umut veren beraat kararına kadar, Yücel ile yaptığımız röportaja şimdi ulaşabilirsiniz.
Bahar: Öncelikle bizimle buluşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. ÜniKuir takipçilerine, Altyazı Fasikül’ü ve çalışmalarınızı tanıtabilir misiniz? Bilhassa Altyazı Fasikül’ün dijitale aktarılması sürecinden ve video serilerine neden ve nasıl ihtiyaç hasıl olduğundan söz edebilir misiniz?
Fırat: Altyazı Fasikül: Özgür Sinema, Altyazı Sinema Dergisi'nin ücretsiz eki olarak 2019'da dağıtılmaya başlandı. Altyazı'yı ekonomik daralmadan ötürü matbu yayınlayamaz hale gelince, dergiyle birlikte Fasikül'ü de dijital ortama taşıdık. Fakat Fasikül esasında sadece bir yayın olarak düşünülmemişti. Temel amacımız, risk altında üretim yapan sinemacılara, özellikle de belgesel, video-deneme ve video-eylem gibi alanlarda üretim yapanlara destek olmaktı. Bu amaçla, emek süreçlerine odaklanan forumlar, sinemada ifade özgürlüğüne odaklanan tartışmalar düzenledik, sansüre uğramış çeşitli filmlerin gösterimlerini yaptık. Video serileri yapma fikri ise pandemiyle birlikte ortaya çıktı. Bu dönemde, özellikle de politik sözü olan görüntü emekçilerinin üretim araçları ve dağıtım kanallarına erişimi oldukça kısıtlanmıştı. Kişisel/kolektif arşivleri, buluntu görüntüleri ya da ekran kayıtlarını aktive ederek, kısacası halihazırda mevcut materyalleri devreye sokarak, düşük bütçeyle üretim yapma olanağı tanıyan kısa video formunun bu dönemde özgürleştirici bir rol üstlenebileceğini düşündük. Video serileri, sansür rejimine karşı bizzat görüntü-ses araçlarının kendilerini kullanarak, sinemacılarla ortaklaşa üretim yaptığımız bir form olarak giderek daha fazla Fasikül'ün merkezine oturdu. Video serilerinin yanı sıra, Fasikül'ün web sitesi üzerinden Özgür Sinema Bültenleri'ne devam ediyor, fikir yazıları ve söyleşiler yayımlamayı sürdürüyoruz.
Bahar: Türkiye sinema kültürünü ve tarihini düşündüğümüzde, sansür ve sansüre direniş kurucu bir öğe gibi karşımıza çıkıyor. Peki bugün, daha da doğrusu Gezi’den bugüne, sansür olgusunda bildiğimiz gibi olmayan ne?
Fırat: Türkiye'de sinema kültürünün geçmişine baktığımızda esasında belgesellerin politik gündem üzerinde etki oluşturma potansiyellerinin çok kısıtlı olduğunu görüyoruz. 90'ların sonu, 2000'lerin başından itibaren ise televizyon belgeseli formunun sınırlarını aşan, kolektif ve otonom çabalarla yapılan, resmi devlet tezlerine ve tarih anlatılarına karşı söz üreten belgesellerin üretilmeye başlandığını görüyoruz. 2014'ün Altın Portakal'ındaki Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek sansürü sonrası şiddetlenen devlet ve sermaye sansürü esasında tam olarak bu belgesel üretimini baskılamak için, Gezi Direnişi'yle yaygınlaşan yurttaş gazeteciliği ve video-eylem gibi pratiklerle belgesel üretimi arasındaki bağı koparmak için devreye sokuldu. Gezi'den bugüne yaşadığımız sinemaya yönelik baskı mekanizmasının en ayrıksı özelliği, sistematik biçimde belgeselleri hedef alması. Sadece sansür aygıtlarıyla da değil; yargının AKP tarafından araçsallaştırılmasıyla, belgesellerin kendilerinin, hatta afişlerinin dahi suç nesnesi sayıldığı, sadece yönetmenleri ya da yapımcılarının da değil kurgucularının ve kamera insanlarının da tutuklanabildiği, hapis cezası alabildiği bir süreçten geçiyoruz. Bu da otosansürü beraberinde getiriyor. Görünür Görünmez serisinde yapmaya çalıştığımız, "otosansür üzerine konuşmayı" utanılacak bir şey olmaktan çıkarmaktı. Otosansür üzerine konuşursak, bu sorgulamanın kendisini üretimlerimize taşırsak sansürün hedef aldığı meseleleri de görünür kılarız diye düşündük. Ayrıca sansür dediğimiz şeyi, basitçe devlet ve sanatçılar arasında vuku bulan bir baskı mekaniği değil, bazen hiçbir açık baskı olmadan, tahminlere, ihtimallere ve olası risklere dayalı bir şekilde kendi kendimize uyguladığımız bir şey olarak yeniden tarif etme ihtiyacından hareket ettik.
Bahar: Biraz daha özel olarak, görsel ve kültürel alanda işler kılınan ya da içselleştirilmiş sansür pratiklerinin toplumsal cinsiyet siyasetine dair ne söyleyebiliriz?
Fırat: Ekonomik kriz derinleştikçe, evde ve iş yerinde şiddetin asıl kaynağı olan patriyarkal aile değerlerine giderek daha da sarılan ve şiddet temelli bu hiyerarşik yapıya tehdit olarak gördüğü toplumsal cinsiyet politikalarını ve çalışmalarını suçlulaştıran bir siyasi iktidar var. Uzunca bir süredir LGBTİ+ bireylere, üretimlerine ve görsel temsillerine yönelik yoğun ve nefret yüklü bir suçlululaştırma siyaseti güdülüyor. Bu da patriyarkal kapitalizmin değer sistemine karşı üretilen değerlerin ve ilişkilenme biçimlerinin görsel ve kültürel alanda yeterince karşılık bulmasını engelliyor. Öte yandan, kuir hayal gücü ve feminist siyaset, toplumsal muhalefette, sokakta, işçi mücadelesinde, sivil toplumda, üniversite topluluklarında, sosyal medya tartışmalarında söz alanını genişletiyor. Kültürel alanda sansürün şiddetini artırması da bununla doğrudan ilgili.
Bahar: Ve bu bağlamda yargılamalar, gerekçeler, bilirkişi raporlarının dahil olduğu bir terminolojinin özgür sanat ve ifade özgürlüğü için anlamı ya da potansiyeli ne?
Fırat: Hukuk terminolojisinin bu denli gündelik hayatımıza dahil olması, hukuğun ne denli eğilip büküldüğünü, ne denli güç odaklarının, siyasi iktidar ve holdinglerin güdümü altında şekillendiğini daha net görmemizi sağlıyor diyebiliriz belki. Bir yandan da yargının araçsallaştırılması, kültür-sanat kurumlarının, özellikle büyük sermaye tarafından finanse edilenlerin, kürasyonlarının/seçkilerinin de ne kadar iktidarın yargısına bağlı şekillendiğini de gösteriyor. Örneğin, İKSV, “neredesin aşkım?” bölümünü kaldırdıktan sonra, tüm tematik bölümlerini kaldırdığını duyurdu. Yani sansürü gizlemek için tüm tematik bölümleri kaldırdılar. Bunun adı "sansür kürasyonu"dur. Çünkü tematik bölümler, filmleri nasıl çerçevelediğinizi yansıtır. Sansürün üzerini örtmek için çerçeve kurmaktan vazgeçen bir festival asıl küratörü sansürdür. İstanbul Pride, “buradayım aşkım!” film festivaliyle, siz yapamıyorsanız biz kendimiz yaparız dedi. Bugün çerçeveyi kuran İstanbul Pride'dır.
Bahar: 17 Mayıs Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Defne Güzel hakkında, dernek faaliyetleri kapsamında yayımlanan interseks haklarına ilişkin bir kitap ve sergi kataloğu gerekçe gösterilerek “genel ahlaka aykırılık” nedeniyle Dernekler Kanunu’na Muhalefetten dava açıldı. Hazırlanan iddianamede, Defne Güzel hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası talep edildi. 12 Mayıs’ta Ankara’da görülen dava da beraat kararı hepimizi umutlandırdı. Türkiyeli genç aktivistlere, Defne’ye ne söylemek istersiniz?
Fırat: Bu gibi davalardaki artış, siyasi iktidarın sadece LGBTİ+ varlığını tehdit etmediğini, teorisini ve bilgi üretimini de hedef aldığını gösteriyor. Rusya, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde de uygulanan bir nefret siyaseti bu. Üstelik bunu hem yargıyı araçsallaştırarak yapıyor hem de sansür mekanizmalarını işleterek. Burada asıl hedeflenen, LGBTİ+ bireylerin bir araya gelmelerini engellemek, ortak söz üretmelerinin, varoluşlarını sahiplenmelerinin önüne geçmek, deyim yerindeyse LGBTİ+'yi dekomüniteleştirmek. Dolayısıyla burada bireysel haklara bir saldırıdan çok kolektif haklara, topluluk olarak varolma hakkına bir saldırı var. Genel anlamda cinsiyet çalışmaları denilen alanı hedef alarak muhafazakarlığı örgütlemeye çalışıyorlar, bunu yaparak da trans, interseks ve eşcinsel bireylerin sağlığa ve bilgiye erişimini engelliyorlar. Defne Güzel'in beraat etmesi sadece bu birey ve topluluklar için değil, tüm dernekler, ama özellikle de bu alanda çalışmalar yürüten dernekler için umut verici. Aynı gün, yani 12 Mayıs'ta Antep'teki tekstil işçilerin mücadelesinde önemli rol oynayan BİRTEK-SEN başkanı Mehmet Türkmen de tahliye edildi. Yine aynı gün, görüntü yönetmeni Koray Keskin ise Bakur belgeselindeki rolünden ötürü hapis cezası aldı. Tüm bu duruşmaların aynı güne denk gelmesi bize gösteriyor ki, varoluşu, sağlığı, emeği hiçe sayan bu iktidara karşı siyasi hattı kuvvetlendirmek gerek.