
Birbirimize sevgimizi anca arkadaşlığın diliyle anlatabilirdik. Sadece o tolere edilirdi bizim yaşadığımız o evrende.
Kıymetli Rojîn,
Hatırlar mısın seninle tanıştığımız zamanı? Yatılı okulun bahçesinde tek başına otururken gözüme çarpmıştın. Yanına gelip bizimle oynamak ister misin diye sormuştum sana. Etüt aralarında azıcık zamanımız olurdu eğlenmek, o betonların arasında çocuk olabilmek için. Hayır demiştin, sana gıcık olmuştum. O an bana gelecek birkaç yılda en yakın arkadaşım olacağını, seninle büyüyeceğimi söyleseydi birileri inanmazdım asla. Ama hayat bu sanırım, seni sürekli şaşırtan sana farkında bile olmadığın ihtimalleri yaşatan bir şey.
Seninle oturup Yaralıgöz’ü, o ulaşılamayan dağları izlerdik. Bir gün oraya çıkmanın hayaliyle birbirimizle ve Yaralıgöz’le konuşurduk. Hatırlar mısın bizim hayatlarımızın tanığı atamıştık onu kendi halimizce. Susmalarımızı duyardı o, kahkahalarımızı hissederdi. Özlemimizi anlardı bizden de önce. Vücudumuzun acıyı da hazzı da daha fazla kaldıramayacak gibi hissetmelerini görürdü. Bizim her halimize tanık olurdu.
Sonra sen gittin ben konuşmaya devam ettim Yaralıgöz’le. Sonra bazen sustum ama o duymaya devam etti.
Son zamanlarda kendime daha önce hiç sormadığım soruları soruyorum. Ayaklarımın altından çekiliyor dünya. Hücrelerim her gün yeniden şekilleniyor. Canım çok yanıyor ama anlatamıyorum. Önce kendim anlamlandırmalıyım sanki… ama sonu yok acının. Sonu gelmedikçe susmalarım da uzuyor. Konuşmadıkça kendime kızıyorum. Kendime kızarken bile düşünüyorum. Ne diyerek kızmalıyım! “Anlatsana be kadın, anlat işte.” desem… ama kadın mıyım ki ben. Kadın olmak nedir ki? Performatif midir? Kadın olunur mu? Her şeye savaş açmadım mı ben? Toplumsal cinsiyete, kadınlığa, erkekliğe, aileye, devlete, dine, topluma, savaşlara, barışlara, teorilere, dogmalara… her şeye muhalif olmalıyım. Ben böyle bir şeye dönüşmeliyim. Günün sonunda dönüp bakıp insan olmanın getirdiği her şeyden arındırabilmeliyim kendimi. Bana öğretilen, gösterilen her şeyi yeniden düşünmeli, parçalarına ayırıp birleştirmeliyim.
Hepsi biraz daha çirkin bir şeylere dönüşmeli.
Hepsinin kusurları olmalı.
Hepsi göreceli olmalı.
Kimse hiçbir şeye dair kesin bir şey söyleyememeli.
Dinleyecek insanlar var mı bu söylediğim saçmalıkları? Dağlar, tırtıllar, günbatımları var mı dinleyecek? Anlat işte. Anlat da kurtul o zehirden. Kalbini kıran insanı annene anlatamazsan bana anlat diyor Yaralıgöz, duyuyorum. Ama ben ona sadece başkalarının yazdığı şiirleri okuyabilirim. Az çok relate edebildiğim şeyleri ona okurum ki ruhumdaki fırtınalara dair biraz ipucu versin. Ama kendi kelimelerime gelince… onlar çok aciz kalıyor. Tutulup kalıyorum ne diyeceğimi bilemeden. Benim konuştuğum dilde acıyı, aşkı, hazzı, nefreti anlatacak kelimeler yok sanki. Bu yüzden başkalarının kelimelerini kullanmalıyım gibi hissediyorum. Ya da yepyeni bir dil keşfetmeliyim kendime. Beni anlamak isteyenler o dili öğrensin. Senin bundan haberin yok tabii yollarımız ayrıldığı için ama lisedeyken tüm dinlerden nefret edip sadece benim inanabileceğim bir şeyler çıkarmıştım ortaya. [bs2] Hiçbir şeye benzememişti, benim gibi. Sahiplenemedim onu zaten. Ben bile sahiplenemedim. Ben, bile sahiplenemedim çok uzunca bir süre…
Şimdi soracaksın ne oldu da bana bu mektubu yazıyorsun yıllar sonra. Ne değişti diyeceksin. Haklısın. Hala değişmeyen şeyler var. Hala murakami’den nefret ediyorum. Hala çikolatalı süt içmeyi çok sevmeme rağmen vegan olmadığım gerçeği ruhumu kemirdiği için zevk alamıyorum istediğim kadar. Hala ekmeğin sıfır kalorili olduğu bir evrenin hayalini kuruyorum. Hala geceleri yıldızları izlerken dilekler diliyorum sevdiğim için. Hala bir kadının putkasını ilk öptüğüm anı hatırlayıp şükrediyorum. Hala günde bir öğünden fazla yediğimde panik atak geçiren ve beni kusmam için ikna eden beynimle boğazım kanayana kadar aynı deneyimi yaşattığı için anlaşamıyorum. Hala bedenimi ve aklımı decolonize etmek, bana öğretilen her şeyi en baştan sorgulamak için çabalıyorum. Ama anladın zaten bana çok da güvenemeyeceğini sen, belki de hep farkındaydın bunun. Öyle deyip böyle yapmalarımı biliyordun belki. Bunları konuşamamış olmak kalbimi kırdığı için sana yazmaya karar verdim. Sanki duymalısın beni, sen duymalısın. Çünkü anlatamam desem de denemekten kaçamayacağımı, yazmazsam eninde sonunda kendi kelimelerimi kullanmazsam bu karanlığın peşimi bırakmayacağını yıllar sonra da olsa anladım. Bir de o kadar da büyük bir olay değil sanırım ne dersin. Audre Lorde’ın bir şiirine denk geldim geçenlerde.
and when we speak we are afraid
our words will not be heard
nor welcomed
but when we are silent
we are still afraid
so it is better to speak
remembering
we were never meant to survive
O yüzden konuşmaya karar verdim bu sefer. Kendi sesimi, sözümü kullanmaya. Belki de kimsenin beni de seni de tanımayacak olması rahatlatıyor içimi. Belki de ölümüne korktuğum insanların bu yazıyı, satırları asla görmeyecek olması ihtimali bir nebze nefes aldırıyor bu satırları yazarken bana. Sebebi her ne olursa olsun adım attım işte. Benimle, çarpık cümlelerimle, parmak uçları olmayan ellerimle, yorgunluğumla gurur duyar mısın Rojîn? Duymalı mısın?
Yaptığım tek şey soru sormak değil mi? Seni asla dinlemeyi bir öncelik haline getirmiyorum. Bencillik mi ediyorum? Nasıl olsa anlatmak istediklerin yoktur diye düşünerek kendimi mi kandırıyorum? Var mıdır anlatmak istediklerin senin de? Ne bileyim belki bugün iki insan görmüşsündür sessizce yan yana yürüyen. Belki birbirlerine ilk kez sana aşığım demişlerdir. Tanık olmuşsundur belki sen onların aşkına falan. Belki böyle şeyler anlatmak istersin sen de.
Bir ağaca âşık olan kadının hikayesine denk gelmiştim geçende. Gerçekten âşık olmuş, bundan eminmiş. Nasıl emin olabilir ki? İnsan âşık olunca neye benzer mesela? Neye âşık olunur? Aşka dair ne biliriz? Etimolojisi nedir, bize ne söyler? Kimler âşık olabilir? Aşk hangi formlarda var olabilir? Kaç kişi arasında yaşanabilir?
Bu soruları birbirimize hiç sormazdık biz. Birini sevsek bile konuşmazdık. Yasaktı, yanlıştı sevmek. Geceleri aynı yatakta uzanmak, birbirimizin saçlarını okşamak olmazdı; olmamalıydı. Birbirimize sevgimizi anca arkadaşlığın diliyle anlatabilirdik. Sadece o tolere edilirdi bizim yaşadığımız o evrende. Aşk nedir bilmezdik, bilmemeliydik.
Birini düşünüyorum bunları yazarken, zaten anlamışsındır sen bu kadar aşk lafı geçtiği için. Bana dudaklarından su içiren, bir zamanlar her gece sırtımda ellerini gezdiren kişiyi… öptüğüm o ilk putkanın ait olduğu insanı düşünüyorum sürekli bir süredir. Ona yazamayacağım için buraya yazıyorum, sana yazıyorum. Kelimelerim rüzgarla sürükleniyor, kavak dallarına çarpa çarpa kilometrelerce uzaktaki Yaralıgöz’e ulaşıyor. Üzerinde dolaşan bulutlara değiyor belki bu kelimeler, soğuyup kar oluyor. Sonra eriyip üzerinde yetişen endemik bitkilerin damarlarında su olarak dolaşıyor. Sonra o bitkilerden arılar alıyor benim kelimelerimi, bala falan dönüştürüyor. (Ama ben bal sevmem ama, hiçbir anlamı yok gibi gelir. Neyse bu ayrı bir konu). Ama söylesene gerçekten o insana dair duygularımın kelimelere, bu kelimelerin suya, bala falan dönüştüğü bir dünyada mı yaşıyoruz sence biz? Aşkı konuşamadığımız; kelimelere, mendillere gizlediğimiz o günlerin üzerini aşkı iliklerime kadar yaşadığım bugünlerle örtebilmemiz mümkün mü? Gerçekten bu dünya bu kadar sihirli olabilir mi? Olmak zorunda mı?
Sanırım olmak zorunda değil ama oldurdum işte ben. Ben yaptım, oldu.
Kelimelerimi bala dönüştürdüm onun sofrasına sürdüm. Belki benden duymayacak asla neler hissettiğimi, ama tadacak farkında olmadan. Ahhh ne güzel oldu böyle düşünmek. Bak yine içimde bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyorum. Kalbimi hissedebiliyorum. Onu düşününce hücrelerime kadar işleyen, beni derinden dönüştüren bir şeyler oluyor içimde. Kimseye anlatamam ama sana anlatmalıyım. Dinlemelisin. Aşık mı oluyorum diye kendime sorup kırılmaktan korktuğum, kabullenmek istemediğim duygularıma tanık olmalısın. Aşkıma tanık olmalısın. Yoksa yazık olur bana. Bu sıcaklarda susuz saatlerce düşünen aklıma, gölgeye sığınacak kadar bile gücümün kalmadığı şu günlerde yazık olur eğer sen de duymazsan beni. Hayaletlerim bile dinlemek istemiyor beni artık. Geceleri gelmez oldular. Kabuslarımla, aşkımla, acımla yalnız kaldım. Sen dinle beni o yüzden olur mu? Gerçeklikle en ufak ilgisi olmayan silahlarımla savaşıyorum hayata karşı çünkü. Elimde sadece onlar kaldı. Babaannemin nasihatini dinleyerek başucuma açık bir makas bırakıyorum kesip atmak için kabuslarımı. Güneş doğmadan her sabah kuş seslerine uyanıp tavanı izlerken makası görüp içimi rahatlatıyorum. Dünyamdan uzaklaştırmalıyım kâbusları. Yeterince var bende onlardan. Neyse biliyorsun sen zaten bunları kuzum. Sana bildiğin şeyleri tekrar tekrar anlatmayacağım, anlatmadıklarımı anlatacağım sabırla. Ama işte dinle beni olur mu? Yazık olmasın bana.
Çok sevgilerle,
Xewn
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.