
İlk söyleşimiz, ilhamımız, Nur Betül Çelik ile. Kendini bulduğun her satır arasında, bize kendini hatırlat. Olur mu aşkım? - Söyleşen: Şansal
Demi kararında akademiye hasret, akademisyenlerin kapısını çalıyoruz. Makbul ya da değil, kim bilir, kime ne? Buradayız! Derslikte, amfide, kantinde, enstitüde, tez baskısını beklerken, danışman bulamazken, tez konularından konular beğenirken, kaybolurken, dağılırken, uyanırken.
Şansal: Merhaba Betül Hocam! Biraz kendinizden, biraz akademik hayatınızdan bahsederek başlayalım mı?
Nur Betül: Olur tabii ki. Ben çok gençliğimden, çocuk yaşta diyebileceğim yaşlardan itibaren hep böyle bilimin herhangi bir alanıyla uğraşmak istedim. Kendime örnekler seçiyordum. Okuduğum şeylerden etkileniyordum. Özellikle kadın bilim insanlarının başarıları ya da bilim için yaptıkları çok ilgimi çekiyordu.
Mesela tıp okumak en çok istediğim şeylerden biriydi. Neden tıp okumak istiyordum? Hani insan öyle olur ya, hayatının içinde bir şey, bir acı, bir sıkıntı bir şeyle karşılaştığı zaman onlara ilaç olmak istersin ya, benimki biraz öyle bir duyguydu. Ama tabii ki Türkiye'de bunu yapabilmek için koşullarının farklı olması lazım. Basın yüksek okulunu tutturdum ve orada başlayınca okula, aslında sosyal bilimlerin bana göre olduğunu fark ettim. O dersleri dinlerken dedim ki kendi kendime, burası benim alanım. Burada aslında daha iyi hissedeceğim. Yani siyaset bilimi alanında çalışmak istediğime zaten daha birinci sınıfta dersleri alırken karar vermiştim ve o doğrultuda da hemen yüksek lisansa başvurdum.
Yaptığım tercihten hiç pişman olmadım, çok mutlu oldum. Her zaman çok severek okudum. Yüksek lisansta Türkiye'de halkçılık ve kadro hareketini çalıştım Sina Akşin ile birlikte. O tezin benim için şöyle bir anlamı var, benim akademik çalışmamda yönlendirici oldu. Yüksek lisans tezi bir alanda düşünmeyi, yazmayı ve araştırma yapmayı öğrendiğin ve bunları pratik olarak deneyimlediğin bir şey, çünkü öğrendiğini yazıya döküyorsun ve orada aslında başkalarıyla paylaşabileceğiniz bir araştırma yapıyor ve paylaşıyorsun. Benim için de bu çünkü yönlendirici oldu. Yüksek lisans çalışmasını yaparken biriktirdiğim her şey, düşündüğüm ve cevap bulamadığım sorular, bunların hepsi, yani düşünce egzersizlerim ve onların sonucunda tuttuğum notlar, öyle bir birikim olarak doktoraya aktarıldı ki doktorada bir daha bunları çalışmak zorunda kalmadım ve oradan devam ettim.
Doktoramı da Essex Üniversitesinde yaptım. Ernesto Laclau ile çalışmaya başladım. Türkiye'de okurken çok sağlam bir eğitim almışım aslında sonradan fark ettim, ama felsefe çok zayıf. Yani doğru düzgün felsefe bilmeyen birinin, felsefeyle ilgilenmeyen birinin sosyal bilim alanında başarılı olması bana zor geliyor açıkçası. Mesela oradan buraya nasıl geldik, bilim tarihi nasıl şekillendi? Bilimle felsefe ne zaman ayrıştırıldı? O zamana kadar benim felsefeyle çok az temasım vardı. Öyle söyleyeyim ve bunun eksikliğini çok hissettirdi bana oradaki program. Ama felsefeyle de bir kez tanışınca bu kez bırakamadım diyeyim ve bütün o çalışma alanımı şekillendirmiş oldu. Sonrasında siyaset felsefesi, siyasal düşünce alanında daha çok düşünmeye ve yazmaya çalıştım.
Şansal: Bugün artık tüm platformlarda karşımıza çıkan bir şey var “akademik ilgi alanı”. Sizin için bu alan ne demektir?
Nur Betül: Yani şöyle söyleyeyim, zaten hiç kimse tek bir alanda yazmıyor, böyle bir şey yok. Mesela ben kendi ilgi alanlarımı yazmaya başlayınca, şöyle bir soru oluyor tabii: Bu kadarıyla nasıl ilgileniyor bu kadın? Ben kendimi bir akademisyen olarak gördüğüm, bunu bir hayat biçimine dönüştürdüğüm andan itibaren dönüp okuma ihtiyacı duyduğum ya da eksiklerimi tamamlamak için baktığım her şey bir süre sonra bir ilgi alanı dönüşüyor. Örneğin, sosyal bilimlerde araştırma yöntemleri dersini asiste ediyordum bir dönem. Bu konu mesela, bütün sosyal bilimler, bilimciler için ortak bir ilgi alanı aslında değil mi? Yani herkesin metot, metodoloji, epistemoloji üzerine belli bir eğitimi olmalı veya bunun üzerine en azından sorgulamaları olmalı. Hatta dersi asiste ederken de bu sorgulama olmalı. Dersin kendisinin geleneksel olarak kurgulanmış biçimini sorgulamaya başladığımda dönüp bilim felsefesini, bilgi felsefesini, bilgi sosyolojisini anlamak, yani çok farklı alanlara bakmak ihtiyacı duydum.
Mesela orayı akademik ilgi alanı olarak düşünebilirim ama bu konuda bir şey yazdım mı? Yani yazdıklarımda etkisi var, olmadığı söylenemez. Verdiğim bütün derslerde bu orada biriktirdiğim şeyin etkisi oldu. Bir kavram üzerine düşünürken o kavram üzerine yazarken. O alanda yaptığım, yani bilim üzerine yaptığım bütün okumalar, orada biriktirdiğim her deneyim bana mutlaka yol gösterici oldu.
Bütün ideolojik kuramları geriye dönük olarak öğreniyorsunuz. İdeoloji kavramının kendisi aslında çok disiplinli bakmayı gerektiren, dolayısıyla birden çok şeye bakmayı zorlayan bir kavram. Aynı şekilde discourse (söylem) da öyle bir kavram. Discourse teorisi dediğinde hani böyle bir deryaya atılmış gibi oluyorsun ve çok geniş bir alanda okuma yapmak, biriktirmek, onlarla yazmaya çalışmak gibi bir derdim oluyor. Şimdi gerçekten çoğul bir şey. Akademik ilgi alanı tek olamaz. Sanıyorum olabildiğince tutarlı bir akademisyen olarak görünebilmek için belli bir alanda ya da birbirine çok yakın uzmanlık alanları diyeceğimiz o alanlarda yetişmiş olmayı gösteren bir şeye dönüşüyor. Yani oraya ne yazıyorsan o senin uzmanlık alanın olarak algılanıyor, oysa bence biraz daha nereye baktığınla, nereye yöneldiğinle ilgili. Yani gözüm nereyi görüyor? Bu sebeple bana uzmanlık üzerinden tanımlanan bir şeye dönüşmesi ters gelmekte.
Şansal: Sizinle kavramları açmak gerçekten çok keyifli oluyor. O zaman biraz daha kavramlardan giderek İdeolojinin Soykütüğü kitabından beri, belki en başından beri kendinizi politik akademik özne olarak tarif ediyorsunuz sanırım. Türkiye’de akademik ve politik olmanın öznel deneyiminden söz edebilir misiniz biraz?
Nur Betül: Şimdi burada halkalar biçiminde bakmak lazım. Politik olmanın çoklu, çok katmanlı bir anlamı var. Bunu hayatta biraz durduğun ve hem kendine daha eleştirel bakabileceğini, hem de içinde olduğun her yerde ilişkilere, kurumsal yapılara oradaki güç ilişkilerinin nasıl inşa edildiğine bakmakla ilgili bir durum gibi algılıyorum ben. Yani biraz o gücün nasıl yapılandığını çözümleyebilmek, bir özne olmak üzerine düşünmek benim için hep önemliydi. Bulunduğum yerde ilişkiler nasıl kuruluyor? Oradaki güç ilişkileri neyi içeriyor? Ve ben burada, bir direnç oluşturacaksam nerede durmalıyım? Benim için o güç ilişkilerinde her zaman dışarıda bırakılanın, her zaman ötekileştirilenin yanında olmak çok önemliydi ve bütün hayatım boyunca politik olmayı burada gördüm. Yani benim için önemli şeylerden biri o sınırlar çizilirken o sınırların dışına itilenlerin yaşadığına tanık olmak ve o dışarıda kalanın gözüyle bakabilmek. Onun için, onunla birlikte mücadele edebilmek benim için önemli oldu. Her zaman önemli. Bu çok dışarı, çok soyut bir şey gibi görünüyor ama örneğin okul içi politikada araştırma görevlilerinin genel sorunları olduğunda sadece araştırma görevlilerini ilgilendiren bir sorun olmamalı bu. Yani ben araştırma görevlisi değilken de politik olarak onların yanında olabilirim mesela.
Bazen akademisyenler çalıştıkları alanda yazdıkları şeylerin kendileriyle bağını kuramıyorlar ya da bu bağın farkında değiller. Bu bağ onları hatırlatıldığı zaman: “Sen burada özne olarak bir şey yazıyorsun, bunun içinde sen neredesin?” gibi bir soru sorduğunuz zaman bu onları yadırgatabiliyor. Ben dışındayım yani işte… Kendiyle ilgili bir refleksif bir şeyin olmasını gerektirirken bu yok. Ben buna hayret ediyorum akademik hayatta. “Böyle olması gerekiyor yani bu böyle yazılması gerekir. Bunun kuralları var. Son derece objektifim. Yaptığım işle pratikte yaptığım mücadelem aynı yerde durmasın.” Böyle bir şey yok bence. Zaten hani bütün o feminist kuir epistemolojinin bize öğrettiği de tam tersi. Bu öznelliğimizle, politik bir özne olarak akademide var olmak zorundayız.
Şansal: Akademinin içinde, dışında deneyimleriniz içerisinden neleri Türkiyeli genç lubunyalar ile paylaşmak istersiniz?
Nur Betül: Aslında 1982 yılında yüksek lisansa başlamıştım. 43 yıl, ama 2017’de atıldığımızı düşünürsem yani akademinin içinde faal olarak. Çok genç, hani çocuk sayılabilecek bir yaşta yüksek lisansa başlıyorsun. Bir de kadın olarak akademide var olmak gibi bir şey var. Nasıl hani lubunlar için var olmak bir problem ise bizim için de o zamanlar hani tabu olan şeyleri şimdi konuşuyoruz en azından ve bununla yaşayabiliyoruz. O zamanlar benim 1982 de mezun olduğum dönemlerde her şey o kadar örtülü, o kadar kapalı, baskı o kadar yoğundu ki, bu heteroseksüel çift cinsiyetli düzen içinde o kadar yapılanmış yaşıyorduk ki kendi durduğumuz yeri, kendi özelliğimizi kadın olarak varlığımızı bile çok fazla sorgulamadık.
Yani tam işte feminizmle tanışıyorsun ama bir birey olarak nasıl mücadele vermen gerektiğine dair henüz yeterince yol açılmamış. Sonra bütün bu yapıların iç içe, akademik kimlikleri, akademisyen kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini ve aslında bizi nasıl pasif özneler haline dönüştürdüğünü gördüm. Buna direnen insanları, yani bütün o kurum içinde sesini duyuran, kadın olarak var olmaya çalışan, gay olarak var olmaya çalışan, şu olarak, bu olarak mücadelesini veren ve bundan vazgeçmeyen çok sayıda arkadaşım oldu.
Mesela akademinin şöyle bir yanı var, çok eşitlikçi gibi görünüyor. Ama akademinin kendine özgü bir riyakarlığı var maalesef. Bir taraftan sanki bu gücü eleştiriyor gibi dururken bunları yeniden üretme konusunda çok başarılı bir yapı. Akademi dışında kaldığım zaman birçok şeyin daha iyi farkına vardım aslında. Akademinin içindeyken fark ettiğim ve mücadele etmeye çalıştığım birçok şey vardı. Her zaman çok yüksek sesle konuşan biri olmaya çalıştım. Bunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Ondan sonra farkında olmadığım ufak tefek birçok şey... Mesela kendimi politik kabul eden biri olarak, fark etmediğim şeyler olduğunu gördüm sınıfa girdiğinizde herkese ismini soruyorsunuz ya da atanmış ismini aslında. Mesela birisinin kendini başka bir adla ifade etmek isteyebileceğini hiç hayal etmemiştim ve bunu sormamıştım bile. Bu bana çok ağır geldi. Sonraları üzerine düşününce anladım. Bunu öğrenmek, hani kendimle yüzleşme diyorsun ya, bak ben kendim de bu kadar yapıyı eleştirirken bu güç ilişkileriyle mücadele etmeye çalışmışken, aslında ben de onu farkında bile olmadan devam ettirmişim.
Şansal: Son olarak da biraz tatlı bitirmek için bugünlerde sizi en çok umutlandıran gelişmeler veya düşünceler nelerdir?
Nur Betül: Şu aralar, dünyanın hâli hani umuttan söz etmek için çok zor, çok zor bir dönemdeyiz değil mi? Bütün dünyanın kendi içinde giderek ağırlaşan bir faşizm… İkinci Dünya Savaşı’nı unutmuşuz herhalde... Ekonomik olarak da çok sıkıntılı bir dönem yaşıyor Türkiye. Ay buradan umuda geleceğim gene -mesela barış akademisyenleri darmadağınık olduk. Bir amaç için bir araya gelmiştik. Bir şey için imza attık ve o duruşumuzda ısrar ettik. Hâlâ o duruşta ısrar ediyoruz tabii ama yalnızlaştık. Kendi kurduğumuz, adı dayanışma olan yapıların dayanışma fikrinden o kadar uzaklaştık ki…
Ama hâlâ zaman zaman umutlanma nedeni olan başka da bir şey var. Bunlara rağmen direnmeye devam ediyoruz. Direnen, yani umutta direnen birçok insan olduğunu görüyorum. Mesela bir anda öyle bir şeyle karşılaşıyorum ki yeniden umudu hatırlatıyor, yeniden umutlu olmayı hatırlatıyor. Ben aslında hep umutlu olan bir insanım. Yani kolay kolay umudunu kaybetmem.
Benim için gene en umut veren şeylerden biri. Hakikaten bu AĞ-DA (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı) deneyimi içerisinde karşılaştığım farklı farklı insanlar oldu. Yani bir kadın kooperatifinden, Mersin'de, o köyün kadınlarının gelir sahibi olmasını sağlamak için sürekli düşünen, sürekli bunun için mücadele eden kadınlar. Van'da Diyarbakır'da gördüğüm kadınlar, Kürt mücadelesinde özne olarak kadın olarak mücadele ediyorlar. Bir taraftan da LGBTİ’lerin mücadelesi ve onların pırıl pırıl halleri…. Bunlar mesela bana çok umut verdi. Gerçekten her birinin deneyimi, her birinin mücadelesi benim için umut oldu. Gerçekten özellikle LGBTİ’nin direnci bana her zaman çok umut veriyor. UniKuir gibi derneklerin varlığı, böyle şeylerle karşılaşmak, hâlâ bunların var olması… Yani gençlerden hâlâ çok umutlanıyorum. Öyle söyleyim.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.