
Bu durakta konuğumuz, Novi Sad merkezli kuir kolektif IntroKvir!
Merhaba lubunya, Pride dünyanın dört yanında şanlatırken, Poyraz'ın, Arya'nın, Hande'nin ve Merlinka’nın öfkesini onurumuza kuşanıp yeniden Sırbistan'a uğruyoruz.
Bu kez Novi Sad'dayız. Dünyadaki bütün umudu, iktidarların hesaba katmadığı insanların inadında, görünmez kılınmak istenirken görünür olmakta diretenlerde, her şeye rağmen yan yana gelmeye devam edenlerde arıyoruz. Bu durakta konuğumuz, Novi Sad merkezli kuir kolektif IntroKvir. Sırbistan'daki kuir hareketin geçmişini, bugünün mücadelelerini ve sınırları aşan dayanışmanın imkânlarını, kolektifin sözcüsü Tamara ile konuştuk.
Yaşasın ve yaşatsın lubunyaların sınır tanımayan dayanışması.
IntroKvir: “Kuir özgürlük mücadelesini daha geniş toplumsal taleplerle; emek hakları, ekolojik adalet ve kurumların hesap verebilirliği gibi başlıklarla ilişkilendirmek stratejik bir sapma değil.”
Şerife: Selam Tamara! Bizimle görüşmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Öncelikle bize kendinden ve organizasyonundan biraz bahsetmek ister misin?
Tamara: Biz IntroKvir'iz. Sırbistan'ın ikinci büyük kenti olan ve birçok kişiye göre yaratıcı ruhunu en inatçı şekilde koruyan Novi Sad'da faaliyet gösteren yeni ve bağımsız bir kuir kolektifiz. Duvarları olmayan bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Bu hem bir metafor hem de dürüst olmak gerekirse maddi koşullarımızın bir ürünü. Yerelde örgütleniyor, topluluk tarafından ve topluluk için tasarlanan LGBTİ+ ürünleri üretiyor ve geçici etkinliklerin ya da kısa ömürlü kampanyaların ötesine geçen, bizimle büyüyen ve kalıcılaşan bir dayanışma zemini kurmaya çalışıyoruz.
Buradayız çünkü yalnızca resmî yapılar ve kurumsal örgütler değil, gayri resmî kolektiflerin de bir yere ve öneme sahip olduğuna inanıyoruz. Kişisel emekten, ortak ilgi alanlarından ve kimsenin onayını beklemeyen o inatçı örgütlenme iradesinden doğan oluşumların da söz söyleme hakkı var.
Bu yaptığımız aktivizm mi? Büyük ihtimalle evet. Ama buna her zaman aktivizm demek zorunda hissediyor muyuz? Pek sayılmaz. Sonuçta görünür olmakta ısrar etmek, bir araya gelmek, üretmek ve yok sayılmayı reddetmek de bizler için başlı başına bir mücadele biçimi.
Şerife: Sırbistan'daki kuir hareketin ve Pride'ın tarihini düşündüğünde, mücadelede yön değişikliğine yol açan, yeni bir dönemin kapısını aralayan hangi anları öne çıkarırsın? Sence bu hareketin bugünkü haline gelmesinde belirleyici olan dönüm noktaları nelerdi?
Tamara: Sırbistan'daki kuir aktivizmin hikâyesi her şeyden önce sebat etmenin ne anlama geldiğine dair tek başına bir ders niteliğinde. Eşcinsellik 94’te suç olmaktan çıkarıldı ve ilk örgütler Labris ve Arkadia, 90'ların kaotik atmosferinde ortaya çıktı. Dışarıda savaş sürerken bu örgütler sessizce dayanışma ağları örüyor, güvenli alanlar yaratıyor ve topluluğu bir arada tutmaya çalışıyordu. Bültenler, güvenli buluşma alanları ve karşılıklı destek mekanizmalarıyla, çok fazla görünürlük ya da takdir görmeden ama büyük bir özenle hareketin temellerini attılar.
Belgrad'daki ilk Pride 2001 yılında gerçekleştirildi ve ağır saldırılara maruz kaldı. Kırktan fazla kişi yaralandı. Aşırı sağcı gruplar, futbol holiganları ve yetersiz polis koruması adeta bu tabloyu tamamlıyordu. 2004 ve 2009 yıllarında yapılması planlanan yürüyüşler ise güvenlik gerekçeleriyle iptal edildi. 2010 yılına geldiğimizde Pride yeniden bir kez daha gerçekleştirilebildi ve ancak 2014'te Anayasa Mahkemesi'nin yasakları iptal etmesinin ardından düzenli olarak yapılan yıllık bir etkinliğe dönüştü. Bugün Belgrad her yıl ekim ayında, Novi Sad ise mayıs ayında Pride’a ev sahipliği yapıyor. "Acaba bu yıl yürüyüş yapılabilecek mi?" sorusundan "takvimde yeri belli bir etkinlik" noktasına gelmiş olmak küçümsenecek bir kazanım değil.
Kültürel alanda ise 2011 yapımı Parada filmi, LGBTQ+ görünürlüğü üzerine tüm ülkeyi tartışmaya sevk etmeyi başardı. Bazen en etkili aktivizm, insanların yalnızca eğlence olarak gördüğü işler aracılığıyla gerçekleşiyor. 2009 yılında kurulan ve adını 2003'te öldürülen trans seks işçisi ve oyuncu Vjeran Miladinović Merlinka'dan alan Merlinka Film Festivali de zamanla uluslararası bir kuir film festivaline dönüştü. Festival bugün sanatın, diyaloğun ve direnişin buluştuğu gerçek bir güvenli alan işlevi görüyor.
Siyasi açıdan bakıldığında ise Sırbistan dikkat çekici bir çelişki sunuyor. Ana Brnabić, açık kimliğiyle görev yapan lezbiyen bir başbakan olarak tarihe geçti; ancak görev süresi boyunca LGBTQ+ hakları konusunda kayda değer bir ilerleme yaşanmadı. Yapısal dönüşüm olmadan sembolik temsiliyet üretmek, başarabilirseniz oldukça etkili bir siyasi manevra.
Bize umut veren şey ise bugün ikinci ve üçüncü kuşak aktivistlerin, yıllar önce sokaklara çıkıp bunun bedelini fiziksel şiddetle ödeyen öncü kuşaklardan öğrenebiliyor olması. Mücadele deneyim biriktiriyor, dönüşüyor ve güçleniyor. Ancak rahatsız edici gerçek şu ki yıllardır düzenlenen Pride'ların yarattığı izlenimin aksine, güvenlik ve haklar konusunda kat ettiğimiz mesafe o kadar da büyük değil. Bugün polis şiddetinin özel bir hedef seçtiğini söylemek zor; gençleri, yaşlıları, solcuları ve kuirleri aynı iştahla hedef alabiliyor.
Şerife: Son dönemde Sırbistan'da yeniden yükselen protestolar ve toplumsal muhalefet dalgası, sence kuir hareket için nasıl olanaklar yaratıyor? Bu yeni siyasi iklimin mücadeleyi nasıl etkileyebileceğini düşünüyorsun?
Tamara: Son dönemdeki protestolar, yolsuzluk skandalları ve kamuoyunda büyük tepki yaratan trajedilerin ardından öğrencilerin hesap verilebilirlik talebiyle başlattığı eylemlerle ortaya çıktı. Bu süreçte zborovi adı verilen yurttaş meclisleri yaygınlaşmaya başladı. Meydanlarda ve parklarda toplanan insanlar doğrudan demokrasi pratikleri geliştiriyor; herkes söz alabiliyor ve kararlar kolektif biçimde alınıyor. Demokrasi burada bir isimden çok bir fiil hâline geliyor ve açıkçası bu oldukça ferahlatıcı bir değişim.
Kuir hareket açısından bakıldığında bu durum önemli olanaklar sunuyor. Kuir özgürlük mücadelesini daha geniş toplumsal taleplerle; emek hakları, ekolojik adalet ve kurumların hesap verebilirliği gibi başlıklarla ilişkilendirmek stratejik bir sapma değil. Aksine, mücadelemizin tam da ait olduğu yer burası. Belgrad'daki Kuir Zbor bunun somut örneklerinden biri. LGBTQ+ aktivistleri yurttaş meclislerinin dili ve örgütlenme biçimi içerisinde yer alarak, bizim meselelerimizin de aynı mücadelenin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor.
Geçtiğimiz yıl Belgrad Pride'ı da siyasi çerçevesinde protestolara açık destek verdi. Bu durum ise bazı tartışmaları beraberinde getirdi: Bu samimi bir dayanışma mıydı, yoksa yalnızca gündemi takip etme çabası mı? Bu gerilim gerçek ve üzerine düşünmeye değer. Farklı mücadeleler arasında güven inşa etmek zaman, emek ve dürüstlük gerektiriyor. Ancak ortada ciddi bir fırsat olduğu da açık. Çünkü yalnızca kendi gündemi için mücadele eden hareketlerin uzun ömürlü olması pek mümkün olmuyor.
Şerife: LGBTQ+ karşıtlığı, kadın haklarına yönelik saldırılar ve demokratik alanın daraltılması arasında nasıl bir ilişki görüyorsun?
Tamara: Ne yazık ki oldukça tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız. Sırbistan'daki iktidar, kurumlar, finansal kaynaklar ve kamusal anlatılar üzerinde giderek daha merkezi bir denetim kurmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanı Vučić neredeyse her protestoyu bir "renkli devrim" ya da dış güçlerin kurguladığı bir komplo olarak sunuyor. Oysa insanların sokağa çıkmasının nedeni çok daha basit: Yolsuzluklar, hesap vermeyen siyasiler ve on yılı aşkın süredir devam eden kötü yönetim.
"Dış güçlerin oyunu" söylemi yerel bağlama göre farklı biçimler alsa da kullanılan reçete aslında oldukça tanıdık. Macaristan'da Viktor Orbán, toplumsal cinsiyet karşıtı söylemleri otoriter yönetimini tahkim etmek için kullandı; toplumsal cinsiyet çalışmalarını hedef aldı ve LGBTQ+ haklarını kısıtladı. Türkiye'de ise Erdoğan yönetimi uzun yıllardır muhalefeti dış müdahalelerin uzantısı olarak göstermeye çalışırken, İstanbul Pride da 2015'ten bu yana sistematik biçimde engelleniyor. Sırbistan'da da benzer bir senaryo izleniyor: Milliyetçilik ve toplumsal cinsiyet karşıtı siyaset, yolsuzlukları ve demokratik gerilemeyi görünmez kılan bir sis perdesi işlevi görüyor. İnsanların dikkatini tuvaletlere, kimliklere ya da kültür savaşlarına yöneltirken, asıl meseleler sessizce arka planda kalabiliyor.
Ancak hikâyenin diğer tarafını da unutmamak gerekiyor. Otoriter projeler yenilmez değil. Bunun örneklerini farklı ülkelerde gördük. Böyle dönüşümler yavaş ilerliyor, yorucu oluyor ve uzun soluklu bir toplumsal mücadele gerektiriyor. Ama değişim mümkün. Bize umut veren de tam olarak bu.
Şerife: Sırbistan’da Bu yılki Pride’ın hangi toplumsal ve siyasi meseleleri öne çıkarmasını hedefliyorsunuz? Sence Pride 2026'yı önceki yıllardan farklı ve özgün kılacak unsurlar neler olacak?
Tamara: Bu yılın ana teması henüz açıklanmadı ve biz bir kolektif olarak yürüyüşün siyasi çerçevesini belirleyen tarafta değil, daha çok görünürlüğe katkı sunan tarafta olacağız. Bununla birlikte, bireysel düzeyde Pride'a nasıl ve hangi koşullarda katılınacağına dair tartışmalar sürüyor. Özellikle yürüyüşe kimlerin öncülük edeceği ve hangi aktörlerin destek vereceği gibi meseleler bu tartışmaların kalbinde.
Aslında bu, toplumsal hareketlerin içinde hiçbir zaman tamamen çözülemeyen bir soruya işaret ediyor: Kim önde olursa olsun dayanışma göstermek için orada mı olmalısınız, yoksa önce belirli ilke ve koşulların sağlanmasını mı talep etmelisiniz? Bunun kolay ya da kesin bir cevabı yok. Böyle bir cevabın olduğunu iddia edenler muhtemelen örgütlenme süreçlerinin karmaşıklığıyla pek karşılaşmamıştır.
Bizim açımızdan Pride 2026'yı tanımlayacak olan şey tam da bu gerilim olacak. Bir yandan kolektif görünürlüğü ve ortak varoluşu savunurken, diğer yandan eleştirel bakışımızı kaybetmemeye çalışıyoruz. Orada olmak, görünür olmak ve sesimizi duyurmak istiyoruz; ancak aynı zamanda bir şeylerin yanlış gittiğini düşündüğümüzde bunu söyleyebilecek açıklığı ve dürüstlüğü de korumak istiyoruz.
Çünkü görünürlük başlı başına politik bir mesele. Hatta görünürlüğün etrafındaki siyasi çerçeveler tartışmalı hâle geldiğinde, belki de her zamankinden daha fazla.
Şerife: Sırbistan’daki mücadeleden Türkiye'deki kuirlere iletmek istediğin bir mesaj var mı?
Türkiye'deki kuirler ve aktivistler için söylemek istediğimiz şey şu: Aşk aşktır ve mücadelemiz ortaktır. Bu mücadele özgürlük için verilen ortak bir mücadeledir; bazen yorucu, bazen korkutucu olsa da. Ve hatta kendi yürüyüşünüzde bile sayısal olarak azınlıkta kaldığınızı hissettiğiniz anlarda bile.
Farklı ülkelerde yaşıyor olabiliriz, farklı siyasi koşullarla karşı karşıya olabiliriz ancak baskının kullandığı yöntemler birbirine ne kadar benziyorsa, dayanışma biçimlerimiz de o kadar birbirine benziyor. Bu nedenle birbirimizin mücadelelerinden öğrenmeye, birbirimizin sesini duymaya ve sınırların ötesinde bağlar kurmaya ihtiyacımız var.
Bazen kazanımlar çok küçük görünebilir. Bazen yalnızca var olmaya devam etmek, görünürlüğü korumak ya da yan yana durabilmek bile başlı başına bir başarıdır. Böyle zamanlarda umudu kaybetmemek önemli. Çünkü bugün sahip olduğumuz hakların ve alanların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı hepsi bizden önce mücadele edenlerin cesareti sayesinde bugün mümkün.
Türkiye'deki tüm kuirlere, aktivistlere ve dayanışma ağlarına sevgilerimizi gönderiyoruz.
Yalnız değilsiniz. Mücadelelerimiz farklı coğrafyalarda sürse de özgürlük talebimiz ortak ve birbirimize olan ihtiyacımız her zamankinden daha büyük.