
Sıray, bu yazısında trans kadınların baş rolünde olduğu iki belgeseli izliyor: İris Yürüyüşü ve Ani’den: Trans Kadın Olmanın Bedeli.
Nereden geçtiyse elime bir video kamera geçti. Lubunya doğuştan yaratıcıdır, istediğimi yaparım, dedim. Daha bu kamerayla ne yapacağımı düşünürken tıkandım. Çözmem gerek, nerede benim ilham kaynaklarım? Kaynakların nerede kurudu lubunya?
Oturdum araştırdım. Geçen yıl İris Yürüyüşü, daha geçenlerde de Ani’den: Trans Kadın Olmanın Bedeli yayınlanmış. İkisi de iki trans kadının hikâyesinden yola çıkarak Türkiye’de trans kadınların yaşadığı zorluklara ve mücadelelerine odaklanan belgeseller. En azından, iki belgeselin de izleyenlerine vaat ettiği bu.
Madem ki bir trans kadınım ve madem ki Türkiye’de yaşıyorum ve madem ki aktivistim, benim bunları izlemem lazım.
Yanıma not defterimi alıyorum, çayımı demliyorum; YouTube’da belgeseller yayınlayan “35 Milim” adlı bir kanalın paylaştığı Ani’nin belgeselini izlemeye başlayacağım. Çayımı demlerken aklımda tek soru var: belgeselin adında bahsedilen, trans kadın olmanın bedeli ne? Bir bedelle mi “olunur”?
Trans kadın “olmak”, kendiliğinden değil, yani mesela insan olmak, ağaç olmak gibi değil sanırım. İnsan olmadan önce neydin? Bu soru sana saçma geliyor. Demek ki olmanın bile yolları var.
Bedel, fiyat anlamına da gelir. Acaba ameliyat ve hormon masrafları mı anlatılacak? Bedel, denk anlamına da gelir. Trans kadın olma deneyimine “denk” hangi deneyim var? Bedel, karşılık anlamına da gelir. Trans kadın olmanın karşılığı ne? Sanırım beni ancak yönetmenin yanıtı aydınlatacak. Kim yönetmiş diye bakıyorum, belgesele de videonun açıklamasına da eklememiş. El mecbur, izliyorum.
Üzgün bir müzikle açılıyor belgesel. Ani, yerinde oturuyor. Kamera onu hep yandan çekiyor. Kime konuştuğunu görmüyoruz. Sahi, Ani kime anlatıyor? Konuşurken karşısında kimi görüyor? Ani işyerinde yaşadığı baskıları, iş başvurularında yaşadığı ayrımcılık ve şiddeti anlatmaya başlayınca yüzüne ani bir zoom oluyor. Dramatik yer burası. Bakın, bu trans kadın şiddete uğruyor! Yönetmen, demek ki, trans kadınların şiddete ve ayrımcılığa uğradığını bilmeyen birilerine konuşuyor.
Ani şehirde yürüyor. Metroya biniyor. Ani’nin arkasında hep bir erkek görüyorum. Ekranda Ani ve Ani şehirdeyken arkasında bir erkek, hep, var. Erkekler hep Ani’ye bakıyor.
Yani bir trans kadın topluma belgeselde bile karışamıyor.
Yönetmen Ani’yi yalnızca tek başına konuşurken rahat bırakıyor. Ani’nin gücünü, mücadelesini, onurla yürüyüşünü, hayat dolu enerjisini görmek istiyorum. Ani’yle yürümek ve Ani’yle güçlenmek… Anlattığı bütün şiddete rağmen dimdik yürüyen Ani’yle ben de göğsümü gererek yürüyüşlerimi hatırlıyorum.
Yönetmen, Ani konuşurken bile ekranda hep öldürülen trans kadınların isimlerini göstermeyi tercih ediyor: Ecem Seçkin, Azra Has, Hande Kader, Hande Buse Şeker. Ecem’in adını her görüşümde Ani Ecem’den bahsetmiyor, ama ölüm konuyor ekrana.
Ani’nin belgeseli bitiren son sözü, trans kadınların öldürülmesi veya intiharıyla ilgili oluyor. Anlıyorum ki, yönetmenin “trans kadın olmanın bedeli” dediği şey ölüm. Oysa belgesel, açıklamasında, Ani’nin “direnişini, umudunu ve dayanışma ağlarını da” göstereceğini vaat etmişti. Kamera sadece ölüm görüyor. İlham kaynaklarım değil ama göz pınarlarım kuruyor.
Demek ki kameranın odaklanmadığı Ani’nin gözlerinde bir trans kadının yansıması yok. Yönetmen sanki bilerek üzmeye çalıştığı bir kitleye hitap ediyor. Translara uygulanan şiddeti alıyor, eğiyor, büküyor, dinleyenlerin üstüne boca ediyor. Belgeselin her ânı çok şiddetli, bu belgesel kim için, kime hitap ederek, ne anlatmak isteyerek çekildi; trans kadın olmanın bedeli böyle şiddetli bir belgeseli izlemek mi?
Trans kadınların ölümlerine dair detaylara boğulurken, çığlık atabilsem: DAYANIŞMA AĞLARIMIZ VE DİRENİŞİMİZ NEREDE!?.
Bizler, bir kötü, bir çaresiz, bir umutsuz muyuz? Bu anlatı ne işe yarıyor diye düşünmekten yerimde duramıyorum.
Gözlerim yaşlı, kalbim buruk, elimde hâlâ sıcak çayım, İris Yürüyüşü belgeseline geçiyorum. Aklımda sorular: İris kiminle konuşuyor? Bu belgesel filmin yönetmeni, yapımcısı, kurgucusu, görüntü yönetmeni tek kişi: Burcu Güler. Burcu Güler İris’in hikâyesini kime, neden anlatıyor? Bu belgeselde İris’le yürümüş yönetmen. Ben de İstanbul Trans Pride yürüyüşlerinden Mimar Sinan’daki pride’a kadar İris’le beraber yürüyorum. İris yürüyüşümü gerçekleştiriyorum.
İris yürüyüşü, izleyenin yürüyüşü oluyor. İris’i yakından tanıyorum bu belgeselle, hikâyesini, korkularını, mücadelesini ve mutluluklarını öğreniyorum. İris, görünür ve trans kadın bir aktivist. Sadece ona değil, İstanbul Trans Pride’ın yürüyüşüne, transların başkaldırışlarına da ortak oluyorum. İris kameraya bakarak konuşuyor. İris kameraya bakarak gülüyor. Yası, öfkeyi, korkuyu, heyecanı, mutluluğu, çaresizliği, hırsı, inadı o gülümsemede görüyorum.
İris’le Ani’nin gözüme çarpan, onların da ısrarla bahsettiği, ortak bir dertleri var. İkisi de (Ani’nin ifadesiyle) “herhangi” bir kadın olsalardı da aynı şiddeti ve tacizi yaşayacaklarına inanıyor. “Türkiye’de yaşayan her kadın gibi”, diyor İris. Devletin, toplumun, ailenin uyguladığı şiddetin psikolojilerinde açtığı yaraları anlatıp yaşamaya devam edebilmek için eninde sonunda bu şiddeti içimize aldığımız ve normalleştirdiğimizi söylüyor her ikisi de.
Son iki yılda çıkan iki belgeselin de bireysel olarak iki trans kadını odağına alması, LGBTİ+ aktivizminin geldiği noktayı da üzerimizde dolaşan bulutları da tanıyor. Hepimiz tehlikedeyiz. Bazılarımız daha çok. Bazılarımız görünerek, bazılarımız görünmeden. Hareket, görünmeyi göze bir şekilde alabilen aktivistlerle yürümeye çalışıyor. Son on yıldır hareketi gizlenmeye, dikkatli olmaya zorlayan koşullar, hepimizin hikâyesini benzer yerlerde düğümlüyor. Görünen devletin şiddetine de göğüs geriyor, görünmek de kendi “bedeliyle” geliyor. Bir bakıma, yönetmen, zaten görünen bir trans kadını “daha görünür” kılıyor. Bu görünürlük, trans aktivistlere bir “temsil” sorumluluğu yüklüyor mu? Binbir çeşit deneyim içinden kimi temsil edeceğiz?
Ben, natrans bir kadın olsam, aynı derecede aynı şiddeti yaşayacağıma inanmakta güçlük çekiyorum. Ben de çok istiyorum kadınlığımın başındaki “trans” sıfatını bir kenara atmayı. O sorun yaratan, ele avuca sığmayan, gizemli, korkutucu, anlaşılmaz “trans” sıfatı… “Herhangi” bir kadın olma arzusu içimi yakıp kavuruyor. Belki travmayla bir baş etme yöntemi, yaşadıklarımı sıradanlaştırma, önemsizleştirme stratejisi. Belki de aleladelikte kaybolup artık görünmeme arzusu.
Bu sene haziran ayında, pride2025 tag’iyle YouTube’da paylaşılan belgesel, bir trans kadının trans kadın kimliği sebebiyle yer aldığı bir belgesel. Bir lezbiyenin, bir non-binary’nin, bir biseksüelin değil. Bunun da sebepleri var. En çok acı burada, eğer 35 Milim kanalına soracak olursanız en çok ölüm de burada muhtemelen, en çok keder de. Bir yandan en güçlü direniş ve en ısrarlı arzular da burada. Bu konuda eğitimsiz bir belgesel izleyicisi olarak, bir belgeselden bir konunun her yönünü anlatmasını bekleyebilir miyiz, bilmiyorum. Ama Türkiye’de trans kadın olmak bin bir farklı şekilde bin bir farklı hikâye doğuruyor. Deneyimler birbirini tamamlıyor, duygular birbirini izliyor, ayrımcılık ayrımcılığı, şiddet şiddeti, dayanışma dayanışmayı, mücadele mücadeleyi körüklüyor. Hiçbiri YouTube ekranında durduğu gibi durmuyor.
İlham kaynaklarımın nerede kuruduğunu sorarak başlamıştım bu belgeselleri izlemeye. Cevaba hâlâ ulaşamadım. Başka türlü bir sorunum var artık: Bu kadar şiddeti ne zaman ürettik? Yaşadığımız hayatın şiddetinden midir, belgesellerimizin şiddeti? Bu satırları yazarken bile günlerdir izlediğim belgesellerin şiddetini atlatamadım. Belki daha ciddi meselelerle uğraşanlarımıza çocukça gelecek ama, şunu istiyorum artık: İris’in model olduğu, sahnede yürüdüğü bir belgeseli izleyelim. Ani’nin akademide ders verirken, sunum yaparken oraya nasıl geldiğini anlattığı bir belgesel. Başka bir trans kadının evli ve mutlu olduğu bir belgesel. Bir trans erkeğin nasıl yaşlandığını anlattığı bir belgesel.
Türkiye’de anlattığım türden bir trans olmak kolay değil. Ayrıcalıklı, belki de şanslı olmak gerekiyor. Belki de ilişkilenmelerini anlatan, arkadaşlıklarını, umutlarını, paylaştıklarını konuşan bir trans kadın belgeseli daha gerçekçidir. Ama şuna inanıyorum ki, mücadelemizde daha umutlu olmalıyız. Yaşadığımız şiddeti ve mücadelemizi belgelerken, yalnızca şiddet ve onun izlerinden ibaret bedenler olmadığımızı hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.
Bir trans kadın bir belgeselde oynuyorsa, bunu bir lubunya da izleyecek.
Bunu bilmemiz, bilmen gerekiyor kamera.
Yasımızı birbirimize şiddet uygulamadan tutmanın, mücadelemizi şiddetsiz büyütmenin, birbirimize yara değil ev olmanın yolları var.
İris’in dediği gibi, o yolları bulamıyorsak, yolların kendisi olabiliriz.
Çerez Politikası
Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.